BELGESELLER
SERBEST KÖŞE

ARADA BİR

LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ ADIM ADIM YIKILIRKEN 
TÜRKİYE’NİN SOSYAL DEMOKRATLARININ TRAJİK HALLERİ                                                                                           
Dünyada Sosyal Demokrasinin Ortaya Çıkışı
Sanayi devriminin ardından  ekonomik sistemi ve üretim biçimi olarak dünyada kapitalizm hakim oldu. Makineleşmenin hızla artması ve seri üretim imkanlarının çoğalmasıyla birlikte dünyada yeni iki sınıflı bir toplum düzeni oluştu. Böylece, üretim araçlarına sahip olan burjuvalar ile bu araçlara sahip olmayan işçi sınıfı tarih sahnesine çıktı.

İşçiler, örgütsüz oluşları ve burjuvaziye karşı kendilerini koruyan yasal düzenlemlerden mahrum olmaları nedeniyle vahşi kapitalizm tarafından acımasızca sömürülüyor, çok düşük ücretlerle uzun mesailerle çalıştırılıyor, iş güvenliğinden yoksun ilkel çalışma koşullarında meydana gelen iş kazalarında yaralanıyor, hayatlarını kaybediyorlardı.

1800 ‘lü yılların sonlarına doğru, insanlık tarihini sınıflar arası bir mücadele tarihi olarak tanımlayan Karl Marx, tarihin akışına göre burjuvazının mülkiyetinde bulunan üretim araçlarının toplumsal mülkiyete dönüşmesini sağlamadan işçi sınıfının kurtuluşunun mümkün olmadığın ortaya koymaktaydı. Bu dönüşüm ise, İşçi sınıfının öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrimle mümkün olabilecekti.
 
Modern Sosyal Demokrasinin kurucusu olarak bilinen ve önceden kendisi de bir Marksist olan Eduard Bernstein ise, Marksizm’den uzaklaşarak, demokratik yollardan bu amacın gerçekleşebileceğine inanıyordu.
 
Bernstein, işçi sınıfının nicelik olarak artış göstermesi nedeniyle, partisinin halk ile bütünleşerek iktidara gelebileceğini, bir devrimden daha ziyade demokratik yollardan halk ile bütünleşilerek sorunların çözülebilileceğini savunmaktaydı.
 
Sözün özü; sosyal demokratlar, kapitalist sınıfın var oluşunun faydalı ve zorunlu olduğunu ancak sistemin eşitsizlik yaratan uygulamalarını reformlar yoluyla törpülenmesi halinde işçi sınıfının haklarının korunabileceğini varsaymaktadırlar.
 
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. İlkay Sunar Sosyal Demokrasiyi şöyle tanımlamaktadır: “evrensel anlamda alırsak,…:Kapitalizmin sosyalleştirilmesi, demokratikleştirilmesi, insancıllaştırılması ve kapitalist ekonomi sisteminin olumsuz yönlerini düzeltici önlemler alan bir sistem, bir düzen biçimi, bir yönetim biçimi diyebiliriz. Yani daha da özetlersek, kapitalizmin ehlileştirilmesi, insancıllaştırılması olarak görebiliriz.
 
Türkiye’de Sosyal Demokrasi ve Cumhuriyet Halk Partisi
Osmanlı Devleti sanayi devrimini yapamadı. Bunun sonucu olarak çöküş sürecine girdi. Cumhuriyet döneminde ise, eldeki kısıtlı imkanlardan dolayı sanayileşmesi oldukça zayıf kaldı. Dolayısıyla güçlü bir işçi sınıfı ve işçi sınıfı bilinci yaratılmadı.
 
Sosyal Demokrasinin, Marksizm'den doğduğu düşünüldüğünde, Türkiyede gerçek manada bir sınıfsal hareketi temsil eden Sosyal Demokrat parti hiç bir zaman var olmadı.

Sosyal Demokrat Fırkası, Dr. Hasan Rıza, Kâzım Bey, Halit Paşa, Dr. Lebip ve arkadaşları tarafından 23 Aralık 1918 tarihinde İstanbul’da kuruldu. Başkanlığını Dr. Hasan Rıza’nın üstlendiği partinin kuruluş amacı, işçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi ve sosyal haklarının iyileştirilmesiydi. Parti, merkezi Brüksel’de olan II.Enternasyonal ile ilişki kurdu. Şûra-yı Saltanat’a katıldı. 1919 seçimlerinde adaylarının hiçbiri Meclis-i Mebusan’a seçilemeyince 1922’de dağıldı.

Kökleri, emperyalist işgalcilere direnen Kuvvayı Milliye hareketine kadar uzanan, kurtululuş mücadelesi içinde şekillenmiş, içinde asker, sivil bürokrat, şehir eşrafı ve büyük toprak sahiplerinin bulunduğu  Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 9 Eylül 1923’te “Halk Fırkası” adıyla kuruldu. 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” adını aldı.
 
Altı Ok ile simgelenen Kemalizm’in temel ilkeleri CHP ‘nin sembolü haline geldi. Devleti kuran bir parti olarak CHP, toplumu da kendi modeline uygun hale getirmek için, arka arkaya devrimler yaptı. Aydınlanmacı, modern laik Türkiye Cumhuriyeti ve tüm kurumları iyisiyle-kötüsüyle CHP'nin eseridir.

CHP’nin, Cumhuriyet ve Laiklik ilkeleri; İnsanı ümmet ve kul olmaktan çıkartıp, özgür birey ve yurttaş yapan, kadının toplumsal alanda rol almasını sağlayan, modernleşmeci, aydınlanmacı uygulamaları, yurttaşlara kazandırdığı çok değerli haklardır.
 
CHP, bir devlet partisi olarak kurulduğu için içinde her düşünceden insanı barındırıyordu. Sosyalist ve komünistler için ise parti kapalıydı.
 
Cumhuriyeti kuran CHP iktidarı döneminde, ne yazık ki bir çok aydın düşünceleri nedeniyle hapse atıldı, baskı gördu.  İçişleri Bakan bakanlığından çekilmek zorunda bırakılan Dr. Nazım Bey idam edildi. Komünist şair Nazım Hikmet Ran, düşünceleri ve yazdığı şiirleri nedeniyle yıllarını zindanlarda geçirdi. 4 Aralık günü 1945’te CHP İstanbul İl Başkanlığı tarafından örgütlenen faşistler tarafından, Solcu tan gazetesi yakıldı, yazar Sebahattin Ali katledildi, vb.
 
Zaman içinde, toprak reformu girişimlerinin baltalanması, NATO'ya girilmesi, Köy Enstitülerinin kapatılması ve imam hatip okullarının açılması Cumhuriyetin bağımsız, ilerici ve çağdaş bir devlet olma yolundaki yolundaki kazanımlarını aşındırdı.

CHP’nin uyguladığı ekonomik politikalar, özellikle toprak reformu girişimleri nedeniyle parti içinde görüş ayrılıkları baş gösterdi. Yaşam tarzında eskiye dönüş özlemi olan ve ideolojik olarak cumhuriyeti içine sindirememiş dinci oluşumlar, liberal görüşte olanlar ve büyük toprak sahipleri CHP’den koptular. Çok partili siyasasi hayata geçilmesinin ardından, 1946 yılınada Demokrat Parti (DP)’yi kurudular. Partinin kurucuları Toprak reformuna karşı çıkan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltandır.
1950 ylında yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti iktidarı ele aldı. Toprak ağası ve Askeri-sivil bürokratik elitlerden olaşan ve “kurucu iktidar merkezi” olan CHP’nin iktidar tekeli yıkıldı. Kuruluştan sonra CHP, ilk defa muhalefette kaldı. Iktidar, Demokrat Parti(DP) ile birlikte burjuva ve toprak ağalarının bir kesiminden oluşan yeni sınıfın eline geçti.
 
Burjuva sınıfı ve toprak ağalarının temsilcisi olarak iktidara gelen DP, popülist(halk yardakçısı) bir yaklaşımla özgürlüklerden yana, milletin değerlerini savunan bir parti olduklarını iddia ederek toplumun ekseriyetini oluşturan muhafazakar kesimin desteğini aldı.
 
Demokrat Parti, özgürlükçü demokratik düzen ve liberal ekonomi söylemleriyle geldiği iktidarında savunduklarının aksine uygulamaları hayata geçirdi. Özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı çıkan başta üniversitelerdeki öğretim üyeleri ve öğrenciler olmak üzere muhalefet üzerinde baskıcı bir yönetim anlayışını uygulamaya kondu. 18 Nisan 1960 tarihinde Mecliste Kabul edilen ve CHP’nin kapatılmasını gündeme getiren “TBMM Tahkikat Encümenlerinin Vazife Salahiyetleri Hakkındaki kanun”, “siz isterseniz hilafeti bie getirebilirsiniz” gibi söylemler rejim değişikliği kaygısına yol açtı.
 
Hükümetin uygulamaları, asker çevrelerinden ve toplumun aydın kesimlerinden yoğun tepki almaya başladı. Hükümete çeşitli çevrelerce uyarılar yapıdı. CHP’ye karşı başlatılan linç ve saldırı girişimi olayları askerlerin dikkatini çekmişti. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel 3 Mayıs 1960 tarihinde Savunma Bakanı olan Ethem Menderes’e bir mektup yazdı.
 
Ve nihayet 27 Mayıs 1960 yılına gelindiğinde, iktisadi durumun kötüleşmesi ve Başbakan Adnan Menderes’in batıda bulamadığı ekonomik desteği Sovyetler Birliğinde aramaya kalkması bir askeri müdahaleyle sonuçlandı.
 
Müdahalenin yapıldığı gün Milli Birlik Komitesi (MBK) kuruldu ve başına Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel getirildi. CHP’li İsmet İnönü Kütahya yolunda tutuklandı. 23. Hükümetin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve 7 Bakan TSK gözetiminde tutuldu.
 
Demokrat Parti iktidarına son verildi. DP kapatıldı. Cemal Gürsel, ‘Milli Birlik Komitesi’ tarafından Başbakan olarak görevlendirildiğini, herhangi bir siyasi partiye üye olmayanlardan bir hükümet kurduğunu ilan etti.

Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan tutuklandı. ‘Yassıada mahkemeleri’ diye anılan makemelerde yapılan yargılamalar sonunda çok ağır ve orantısız bir cezaya çarptırılarak idam edildiler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise, müebbet hapse mahküm oldu.

1961 yılında yapılan seçimlerden sonra İsmet İnönü, CHP-AP ve  CHP, YTP, CKMP koalisyon hükümetlerini kurdu. Kısa aralıklarla süren farklı partilerden oluşan koalisyon hükümetleri 1965 genel seçimlerine kadar devam etti.

Dünyada, özellikle gençlik arasında yükselen sol dalga, Türkiyede de dönemin koşullarına göre oldukça özgürlükçü ve liberal analyışla hazırlanmış olan 1961 Anayasa’sının getirdiği nispi demokratik ortamında hızla yükseldi.

Bu dönemde CHP, kendisini muhafazakar kesimin değerlerine saygılı olduğunu kanıtlamaya çalışmak dışında ezilenlerin, horlananların yanında olduğunu kanıtlayacak hiçbir fikri dönüşüm işareti verememişti. Ta ki, 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi(TİP) kuruluncaya dek.

Türkiye İşçi Partisi(TİP) 13 Şubat 1961 yılında, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren ve Nihat Sargın tarafından kuruldu. CHP’nin kendi eliyle kurduğu devletin yönetiminde iktidar olma gücünü kaybettiği yıllarda, işçi sınıfının geliştiği büyük kentlerde Türkiye İşçi Partisi önemli bir aktör olarak siyaset sahnesindeki yerini almıştı.

10 Ekim 1965 Pazar günü yapılan milletvekili genel seçimlerinde TİP, 15 sosyalist  milletvekilini TBMM’ne göndermeyi başardı. Sosyalist milletvekilinin TBMM’nde temsili, aydınlar ve halk arasında güven, moral ve coşku yarattı.

Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi, burjuva sınıfı ve toprak ağalarının temsilcisi  olarak TBMM’de yer alırken, çalışanların ve yoksul kesimlerin partisi olarak TİP’in ortaya çıkması ve toplumda destek bulması, CHP’nin siyasette yeni bir yön çizmesinine sebep oldu. İsmet İnönü’nün “ortanın solundayız” söylemi ile CHP yüzünü sola doğru çevirmeye başladı.

CHP’nin, Sol’a - Sosyal Demokrasi’ye yüzünü çevirmesinin nedeni, çalışanların ve yoksulların sınıfsal özlem ve taleplerine duyarlı olmasından daha ziyade, bu dönemde tarih sahnesine çıkan Türkiye işçi Partisi’nin izlediği halktan yana, antiemperyalist ve sosyalist siyaset çizgisnin toplumdan yoğun ilgi ve destek görmeye başlamış olmasıydı.

1971 askeri muhtırası ve  Cumhuriyet Halk Partisi
Sendikal hareketlerin nitelik ve nicelik olarak gelişmesi, devrimci sol hareketlerin yayılması, yükselen devrimci gençlik hareketleri egemenlerin hoşuna gitmedi. Hükümet bu yükselişin önüne geçemiyordu. 1961 anayasası, millete “bol gelen bir pantolon olarak nitelendirilmeye başlanmıştı.

12 Mart 1971 tarhinde, Silahlı Kuvvetler: “Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik  huzursuzluklar …” içine sokmuştur diyerek, Süleyman Demirel hükümetine  bir muhtıra verdi.

CHP’liler, okunan muhtıra metnini Mecliste alkışlayarak karşıladılar. Türkiye İşçi Partisi(TİP), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK), dönemin önemli bir gençlik hareketi olan Dev-Genç ve önemli sol gruplar muhtıraya destek veren açıklamalar yaptılar. 1971 muhtırasının ‘sivil’ diktatörlüğü sona erdirdireceğini zanneden bu gruplar, tarihsel bir yanılgının içine düştüler.

İstifa ettirilen Süleyman Demirel Hükümetinin yerine Nihat Erim Bakanlığında bir hükümet kurduruldu. İsmet İnönu başkanlığındaki CHP, parti genel sekreteri Bülent Ecevit’in şiddetle karşı çıkmasına rağmen, hükümete bir bakan vererek destek oldu. Bülent Ecevit, Parti Genel sekreterliğinden istifa etti.

Türkiye İşçi Partisi kapatıldı, Dev-Genç hareketi engellendi ve liderleri tutuklandı. Deniz Gezmiş’lerin idamını engellemek isteyen Mahir Çayan ve dokuz devrimci yoldaşı 30 Mart 1971’de kızılderede kuşatıldıkları bir evde öldürüldüler. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan, rövanşist bir yaklaşımla, göstermelik bir yargılama sonucu 6 Mayıs 1972'de idam edildi. 1961 Anayasasında köklü bir değişikliğe gidildi. Ağırlıklı olarak temel hak ve özgürlüklerin önemli kısmını kapsayacak şekilde 40 maddesini değiştirildi.

1972 yılına gelindiğinde  ülkede sol dalga hızla yayılmaya devam etmekteydi. CHP'de de değişim rüzgarları esmeğe başlamıştı. Parti sözcüleri artık devletçilik, devrimcilik, sosyal adalet ve solculuk deyimlerini rahatça kullanmaya başladılar. İnönü’nün başlattığı ve henüz ne olduğu anlaşılamayan  ‘ortanın solu’ çizgisi, 1972 yılında Ecevit’in genel başkan olmasıyla birlikte, sosyal demokrasi olarak yönünü belli etti.

Ecevit liderliğindeki CHP, sermaye ve büyük toprak sahiplerinden oluşan iktidar bloğuna karşı, yüzünü halka çevirdi. “Ne ezen, ne ezilen, halkça bir düzen”, “toprak işleyenin su kullananın “Bu düzen değişmelidir”  şeklindeki  söylemler  CHP’nin bu dönemdeki yönelimini ifade eden en çarpıcı sloganlar oldu.

CHP’nin sosyal demokrasiye evrilen programı, işçi sınıfının önemli kazanımlar elde etmesi ve ülkede solun hızla yükselişi, yurt içindeki büyük sermaye sahipleri ve onların siyası temsilcilerini oldukça rahatsız ediyordu. Bu yüzden 1974 ve 1977’deki CHP iktidarlarına karşı, bir çok provokasyon yapıldı.

CHP yönetimi de, sermaye kesimlerine şirin görünme adına, devrimci Sol haraketler ile partisi arasında adeta bir duvar örmeye çalşıyordu. Ancak tabanda işler farklı gelişti. Aydınlar, üniversiteliler, liseli gençlik tamamiyle sermaye düzeninin karşısında yer almıştı. Sosyal demokrat ve sosyalist gençlik kurulan ‘Milliyetçi Cephe’  hükümetlerinde ifadesini bulan faşizme karşı birlikte karşı durdular.

1970 ve 1980 yılları arasında, solcu devrimci gençler, aydınlar ve aleviler CİA destekli  Kontrgerilla ve ülkücü hareket mensuplarının saldırısına uğradı; katliamlar yapıldı. Sağ ve sol grupların mensupları arasında iç savaşı andıran çatışmalarda binlerce genç yaşamını yitirdi. onbinlerce  insan yaralandı.

CİA ve  Kontrgerilla destekli saldırı ve provakasyonların amacı, uygun koşullarda yapılacak bir askeri darbe ile yönetime el koymak, nispi demokratik sistemi tamamen ortadan kaldırmak, örgütlü İşçi sınıfinin yükselen mücadelesini bastırmak, gelişen devrimci sol hareketlere büyük bir darbe vurmak ve sermayenin serbest piyasa koşullarında istediği gibi hareket edebilmesinin önünü açmaktı.
 
Süleyman Demirel Hükümeti 24 Ocak 1980’de aldığı kararlar ile ‘ithal ikame’ci planlı ekonomi politikasıdan tamamiyle vazgeçerek,Emperyalizmin isteklerine uygun neo-liberal serbest piyasa dönemini başlattı.

Egemenler açısından işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin yükeldiği, göreceli demokratik bir ortamın olduğu koşullarada 24 Ocak kararlarını  ugulama şansı yoktu. Yaratılan iç çatışma ve provakasyonlarla ülkede askeri darbe gerçekleştirmek için şartların olgunlaştığını değerlendiren faşist askeri cuntası, 24 ocak kararlarını rahatça uygulayabilmek için 12 Eylül 1980’de yönetime el koydu.
 
12 Eylül Darbesinden Sonra Sosyal Demokrat Hareket
Türkiyenin en acımasız, en kanlı diktatörlüğü olan 12 Eylül yönetimi tüm ülkede sıkıyönetim ilan etti. Siyasi parti liderleri gözaltına alındı. TBMM feshedildi. 1961 anayasası rafa kaldırıldı. Sendikalar, siyasi partiler dernekler kapatıldı. Türkiye Sol’unun üzerinden adeta bir silindir gibi geçildi. Yüzbinlerce insan gözaltına alındı; işkenceden geçti, tutuklandı, hapse atıldı.
 
Sıkıyönetim Askeri Mahkemelrinde yapılan yargılamalarda çok ağır cezalar verildi; verilen idam cezaları infaz edildi. Tutuklama, eziyet ve infazlardan ülkücü ve nispeten çok daha az olmak üzere siyasal islamcı küçük bir kesimlerde nasibini aldı!
 
1982 yılında sendikal ve diğer demokratik hakların, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün oldukça sınırlandığı, baskıcı bir anayasa halkoyuna sunularak kabul ettirildi.
 
Sosyal demokratlar, 12 Eylül darbesine karşı ciddi bir tavır geliştiremedi. İlererleyen dönemlerde ise, bir biçimde askeri yönetimin kurumlarını benimsediler.
 
CHP'nin kapatıldığı dönemde, aynı gelenekten gelen üç siyasal parti kuruldu. Halkçı Parti (HP 1983), Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP 1985) ve Demokratik Sol Parti (DSP 1985).  Halkçı Parti ve Sosyal Demokrasi Partisi 1985 yılında birleşerek Sosyal Demokrat Halkçı Parti(SHP) adını aldı. CHP'nin yeniden açılmasından sonra, 1995 yılında SHP ve CHP, CHP çatısı altında bütünleşti.
 
Turgut Özal’in başkanlığında kurulan Anavatan Partisinin, 1983 seçimlerinde tek başına iktidar olduğu günden sonra Türkiye’nin kalkınma paradigmaları tümüyle değişti.
 
“Turgut Özal dönemiyle devam etmiş ve Türkiye bu süreçte Küreselleşme sisteminin elamanlarına uyum sağlama gayreti içine girmiştir. 24 Ocak kararlarıyla birlikte Küreselleşme sürecine giren Türkiye’nin, bu olgunun beraberinde getirdiği liberalizm, neoliberalizm, toplumsal ve siyasi tabanda demokratikleşme, toplumsal alanda bireyciliğe yapılan vurgunun artması gibi bir takım eğilimlerden etkilendiği görülmektedir … ekonomi politikalarına dışa açılma ve liberalizasyon hamlelerinin yön verdiği bir dönemi başlatmıştır.” Bkz.Küreselleşme veTürkiye: Özal Dönemi Değişim Paradigmaları(Betül BÜLBÜL)
 
Sovyetler Birliğinin dağılması ve dünyada serbest piyasacı neo-liberal ekonomik politikaların hakim olmasıyla birlikte sosyal demokratlar bu gelişmelerin etkisi altında kaldılar. Avrupalı sosyal demokratlar gibi yeni liberalizme karşı alternatif üretemediler. Kamucu, planlı ekonomi modelin savunmaktan vaz geçtiler. gittikçe neoliberal piyasanın, küresel ekonominin mantığına teslim olmaya başladılar.

Necdet Calp’in başkanlığındaki Halkçı Parti, sosyal demokrat görünümlü bir sermaye partisiydi. SHP programında özelleştirmelere karşı çıkılmasına rağmen devletçilik anlayışı daha kısıtlı bir alana sıkışmıştı. İlerleyen  süreçte daha da geri adım atarak, özelleştirmelere karşı olmadığını bildirdi. DSP ise, devletçilik ilkesini tümüyle programından çıkardı.
 
Siyasal İslamın Yükselişi
Dinin ve türk milliyetçiliğinin sol harekete karşı kullanılması, siyasal İslamcıların önünün açılmasıyla sonuçlandı. Devlet idaresini dini inaçlarına göre şekillendirmek isteyen Siyasal İslamcılar, her fırsatı değerlendirdiler.
 
Sürekli olarak, CHP’nin dini yasakladığını, dini vecibelerini yerine getiremediklerini ve zulme uğradıklarını iddia ettiler. Oysa, Cumhuriyet dönemi, sunni İslam inancı açısından dini özgürlüklerin bireysel olarak en rahat ve özgürce kullanıldığı dönemdir. Her iktidar döneminde himaye gören Siyasal İslamcıların feveran etmelerinin nedeni, devlet yönetimini ellerine geçirememiş olmalarından kaynaklanmaktaydı.
 
Siyasal İslamcı’ların gerçek niyetlerinden endişe eden İsmet İnönü, yaşamının son dönemlerinde: “Türkiye için en büyük tehlike laikliği istismar edecek olan şeriat düşkünü siyasi cereyanlardan gelecektir, ülkede hala şeriata dönmek isteyenler var.” diğerek, gerici akımlara dikkat çekmişti.
 
1950'lerden başlayarak günümüze kadar gelen bir süreç içinde devlet, Siyasal İslam’ın gelişip güçlenmesine her zaman yardımcı oldu. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde sol kesime, azınlıklara ve Kürtlere karşı geliştirilen Türk-İslam sentezine dayanan politikalar, siyasal İslam’ın hızla gelişip güçlenmesine yol açtı.
 
Bu süreçte İslami sermaye, siyasi faaliyetine destek olması için, sermaye transferleri yaparak, büyük yatırımlar gerçekleştirdi. İdeolojik anlayışını devlet ve toplum hayatının bütün alanlarına sokan siyasal İslam, dinin toplumsal etkisinden de olağanüstü derecede yararlanarak, siyasette önemli bir güç oldu.
 
Siyasal İslamcılar, 12 Eylül faşizminin üniversitelerde başörtüsü takmayı yasaklayan yanlış ve mesnetsiz kararını bir fırsat olarak değerlendirip, kendilerine bir mağduriyet alanı ürettiler.
 
Aslında başörtüsü takması engellenen  öğrencilerin mağduriyetleri Siyasal İslamcıların çoğunun umurunda değildi. Amaçları başörtüsü üzerinden yaratılan mağduriyeti kullanarak, kendilerine toplumsal taban oluşturmayı sağlamaktı.
                     
Dinsel ve etrnik kimlik siyasetlerinin öne çıkartıldığı yeni liberal düzende sosyal demokratlar kendilerine bir yön çizmekte zorlandılar. Bülent Ecevit, 12 Eylül darbesine karşı mücadelede, arkadaşları tarafından yanlız bırakıldığını düşünüyordu. CHP içindeki geçmişteki hizip hareketleri yılgınlık vermişti. Siyasi anlayış farklılıkları da ortaya çıkmaya başlamıştı.
 
“Ecevit, solculuğu Türkiye koşullarına uydurmaya çalışıyordu. Ona göre, Cumhuriyet devrimleri ve ardından sosyal demokrat fikri yapısı tümüyle modernitenin ürünüydü. Halbuki Türkiye müslüman bir ülkeydi ve bu duyarlılıklar dikkate alınarak bir sol program ve söylem oluşturulmalıydı.”
 
“İnançlara saygılı laiklik anlayışı böyle ortaya çıktı. Ecevit, Cumhuriyet devrimlerinin uygulaması sırasında, her devrim sürecinde olduğu gibi bazı aşırılıklar yapıldığını ima ediyor ve mevcut laiklik anlayışını yumuşatmak istiyordu”. (www.ufukturu.net/başyazar)
 
Türkiyenin müslüman bir ülke olmasından hareket eden Ecevit, Laikliği esneterek devlet idaresinde dinin bazı prensiplerine ters düşmeyecek uygulamalar olabileceğini ortaya koymuş oluyordu.
 
Sinsi bir şekilde 1960 yılından beri örgütlenip, militanlarını ve müritlerini ülke sathına yayan aydınlanma ve Cumhuriyet düşmanı Fetullah Gülen hareketine, Bülent Ecevit’in sıcak yaklaşımı ve ‘sempatisi’ onun bu düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Doğan Avcıoğlu, Ecevit’in eğilimlerini daha önce fark ederek, “Ecevit’in Nurcuları solcu yapmak” gibi bir hayalin peşinde olduğunu yazmıştı.
 
Burada anlaşılamayan, bir kez devlet işleyişi yurttaşların dini duyarlılıkları dikkate alınarak düzenlendiğinde bunun sonunun gelmiyeceği idi. Ayrıca diğer din ve mezhep mensuplarının benzer taleplerde bulunması halinde ne olacaktı?
 
Bu laik devlet açısından çıkmaz bu bir yoldu. Nitekim Aynı Bülent Ecevit, Milletvekil seçilen Amerikan vatandaşı olan Merve Kavakçının 3 Mayıs 1999'da, TBMM'deki yemin töreninde, türbanlı olarak yemin etmeye çalışmasına “çıkarın bu hanımı buradan” diye tepki koymak durumunda kalacaktı.
 
Üniversitelerde kız öğrencileinin başörtüsünü İrticai hareketler kapsamında değerlendirilip okula alınmamaları ve okuldan atılmaları dramatik görüntüler yaratmış, büyük mağduriyetlere neden olmuştu. Bu durum din istismarcısı siyasetçilerin işine geliyordu. Hemen her Cuma namazından sonra, cami önlerinde gösteri yapıyor, baş örtüsü mağduriyetini sürekli gündemde tutuyorlardı. 
 
Bu arada Fetullah Gülen cemaatinin mensuplar da boş durmadı. ANAP, DOĞRU YOL ve DSP koalisyon hükümetleriyle geliştirdikleri ilişkiler sayesinde devletin kilit noktalarına sinsice sızdılar. Devletten aldıkları izin ve destekle yurt içinde ve yurt dışında açılan öğrenci yurtları, dersaneler ve özel okullarda yetiştirilen öğrencileri, gelecekte ele geçirecekleri devleti yönetecek kadrolara hazırladılar.
 
Fetullah Gülen faaliyetlerini tam bir takkiye yöntemiyle sürdürdü. Dinler arası diyalog, höşgörü, inanca saygı söylemleri, kendilerini diğer dinci grup ve tarikatlerden farklı algılanmalarına yol açtı. Bazı aydın ve siyasetçilerin ısrarlı uyarılarına rağmen, bir çok siyasi parti lideri tam bir aymazlık içinde- ki Ecevit’te buna dahil- bu hareketin gerçek niyetini ya anlamadılar, ya da bilerek destek oldular.
 
Siyasal İslamcı ve kürt miliyetçisi siyasi akımların güçlendiği koşullarda, pusulasını kaybetmiş ve neoliberal politikaların çekim alanına girmiş olan sosyal demokratlar bölünmüş, darmadağın olmuştu. Aralarında en temel konularda bile işbirliği ve ittifak sağlıyamıyorlardı.
 
SHP, CHP, DSP gibi sol partiler ayrı ayrı girdikleri bütün seçimlerden büyük hezimete uğrayarak çıktılar. 1994 yerel seçimlerinde başta İstanbul ve Ankara olmak üzere diğer illerdeki birçok belediyeyi elleriyle Siyasal İslamcılara teslim ettiler. Siyasal İslamcılar toplam seçmeninin  yaklaşık ¼ oyuyla iktidar oldukları yerel yönetimlerde belediyelerin imkanlarını sonuna kadar kullandılar.
 
Doğru Yol –SHP koalisyon ortaklığı döneminde 2 Temmuz 1993 günü Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'a giden aydınlardan 37'si "Sivas laiklere mezar olacak" sıloganlarıyla yobaz ve gerici bir kalabalığın başlattığı saldırıyla Madımak Oteli'nde çıkartılan yangında hayatını kaybetti.
 
Dönemin başbakan yardımcısı SHP’nin Genel Başkanı Erdal İnönü Katliam girişimi esnasında basiretsiz davranmış, Başbakanlık nezdinde etkili ve kararlı bir girişimde bulunamamış, sonrasında da hiç bir şey olmamış gibi koalisyon ortaklığına devam etmişti.
 
Türkiye'de 90'lı yıllarda  özellikle Tansu Çiller hükümeti döneminde binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Birçok yurttaş gözaltına alınan yakınlarıdan bir daha haber alamadı. Göz altında kaybolan ya da faili meçhul cinayetlere kurban giden yurttaşların aileleri, gözaltına yakınlarının bulunması ve suçluların yargı önüne çıkartılması için 1995 yılından beri  Galatasaray Meydanı'nda Cumartesi günleri  oturma eylemi yapmaktadırlar.
 
24 Aralık 1995’e gelindiğinde yapılan milletvekilliği genel seçimlerinde Siyasal islamcı Refah Partisi geçerli oyların yüzde 21,38'ini alarak birinci oldu.
 
Yolsuzluğa batmış, rüşvet bataklığında çürümüş neoliberal sistemin partileri deyim yerindeye ‘yerlerde süründüler’ Bu partilerden: ANAP (19,65), DYP (19,18), DSP (14,64), CHP (10,71), MHP (8,18) ve HADEP (4,17) oy aldı.
 
Necmettin Erbakan liderliğindeki ‘Milli görüş’çü Refah Partisi ile Doğru Yol arasında koalisyon hükümeti kuruldu. Necmettin Erbakan Başbakan oldu. Böylece siyasal islamcıları milli görüş çizgisi tek başına olmasa da iktidar olma imkanına kavuştu. 
 
Erbakanın projelerinden birtanesi dış politikayla ilgiliydi; Müslüman ülkeleri bir araya getirecek ve bir birlik oluşturacaktı. Diğeri, ekonomide bir ‘havuz projesi başlatacaktı. Bu amaçla Kamu paralarını tek havuzda topladı, ihtiyacı olan kamu kurumu bu havuzdan para alacaktı. Bu uygulamayla kamuda mali sıkıntıya çözüm bulunacak ve iç borçlanma ciddi ölçüde azalacaktı. Bu durum ne sermaye çevrelerinin, ne de emperyal güçlerin hoşuna gitmişti.
 
Hükümetin laikliğe aykırı bazı tutum ve davranışları kamuoyunda tepkiyle karşılanmaktaydı. Bunu fırsat olarak değerlendiren Millî Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 tarihinde "irtica ve buna karşı alınacak tedbirler" kapsamında bir dizi karar aldı.  Bu kararlarının altında imza atmak zorunda kalan Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel'e istifasını sundu. Refah Partisi’ne karşı kapatma davası açıldı.
 
1999 yılında gelindiğinde  Bülent Ecevitin başbakanlığında, DSP-ANAP-MHP hükümeti kurulmuş; işe IMF ile imzalanan bir stand-by anlaşmasıyla başlamıştı. Yeni Stand-By anlaşmasının ülkeye getireceği ağır şartlardan dolayı buna karşı çıkacak muhalefet odaklarının ortadan kaldırılması gerekiyordu. Hapishaneler ise, her zaman sisteme muhalif olanların önde gelenlerinin tutuldukları yerlerdi.
 
Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararıyla, Adalet Bakanı H. Sami TÜRK, İç İşleri Bakanı Saadettin Tantanın ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) eliyle 19-22 Aralık 2000 tarihleri arasında aynı anda ülke çapında 20 ayrı hapishaneye kanlı bir operasyon düzenlendi. Sol görüşlü siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldığı bloklara düzenlenen operasyonlarda 28 tutuklu ve 2 asker olmak üzere toplam 30 kişi hayatını kaybetti.
 
‘Demokratik Sol’cu Bülent Ecevit’in başbakan olduğu koalisyon Hükümetinin yetkilileri utanmadan, sıkılmadan bu operasyona “Hayata Dönüş” adını verip, “teröristler kendi terörlerinden kurtarıldı” dediler.
 
2000 yılında meydana gelen mali krizden dolayı Hazineye ve ekonomiye dış ülke yatırımcılarıda güvensizlik vardı. Ecevit hükümeti, kamu harcamalarını kısmak ve tasarrufa gitmek için tüm kamu personelinin atamalarını durdurmuştu. Cari işlemler açığı giderek büyüdü ve yıl sonunda 9.8 milyar dolara çıkarak tarihi bir rekor kırdı.
 
Başbakan Ecevit'in son ABD gezisinde, kendisine önerilen Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı görevini reddetmesi üzerine, koalisyon hükümetinin sonunu getirecek ekonomik krizin de düğmesine basıldı. Yabancı bankalar vadesi gelmemiş kredilerini geri çekmeye başlayınca gecelik faizler yükseklere tırmandı ve tarihe “Kara Çarşamba” olarak geçen 22 Kasım 2000’de para krizi patladı.
 
Krızi çözmek için ekonomiyi yönetecek tecrubeli bir siyasetçiyi Türkiyede bulamayan(!) ‘Demokratik Solcu’ Bülent Ecevit, uluslararası finans kurumunun bir temsilcisi olan Kemal Derviş’i ekonomi yönetiminin başına getirdi. 'Derviş yasaları' diye bilinen 15 günde, toplam 15 yasa çıkartıldı. Özelleştirmeler önlenemez bir hızla devam ettirilerek, cumhuriyet döneminin tüm kazanımları yabancılara peşkeş çekildi.
 
Kemal Derviş, ‘başarılı’ bir icraatla, Türkiye ekonomisini tamamiyle uluslararası sermaye çevrelerinin denetimine açtı. Bağımsız kurullar oluşturdu. Misyonunu yerine getirdikten sonra, önce Bülent Ecevit’in DSP’sini İsmail Cem’e yeni bir parti kurdurarak böldürdü. Arkasından Deniz Baykal’ın CHP’sine geçti. Daha sonra da siyaset sahnesinden çekilerek, kayboldu.
 
Siyasal İslamcıların Tek Başına İktidara Yürüyüşleri
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 günü, partisinin Bursa'nın Keles ilçesinde düzenlediği 11. Kocayayla Türkmen Kurultayı'nda yaptığı açıklamada 3 Kasım 2002 tarihinde erken seçim yapılmasını istedi. Koalisyon hükümetini oluşturan üç partinin genel başkanları toplanarak 3 Kasım'da erken seçim yapılması kararı aldılar
 
Fazilet Partisi’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmasının ardından ‘gelenekçi’ olarak adlandırılan Milli Görüş’çü kanat 2001 yılında Saadet Partisi’ni kurarken, değişimci ve ılımlı olduğu öne sürülen ‘yenilikçi’ kanatta, 2001 yılında Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni(AKP) kurmuştu.
 
AKP, 3 Kasım 2002 yılında Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında ilk olarak katıldığı genel seçimlerde yüzde 34,28 oy oranıyla tek başına iktidara geldi. R.Tayyip Erdoğan yaptığı televizyon konuşmalarında, Bülent Ecevitin reddettiği ‘Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı’ görevini üstlendiğini dile getiriyordu.
 
Erdoğan'ın 10 aylık hapis cezası Yargıtay'da onaylandığı sırada Siyasi Partiler Kanunu'nun 11. maddesi, TCK'nın 312/2 maddesinden mahkûm olanların partilere üye veya kurucu olmasını yasaklıyordu.
 
Anayasa’nın 76. maddesi ve Milletvekili Seçimi Kanunu milletvekili seçilmesine engel getiriyor; Mahalli İdareler Seçimi Kanunu da muhtar olabilmesinin bile yolunu kapatıyordu. YSK, da Erdoğan'ın 2002 seçiminde milletvekili adayı olmasını Anayasa'nın 76. ve TCK'nın 312. maddelerini gerekçe göstererek reddetmişti.
 
Deniz Baykal ile Erdoğan arasında, Beylerbeyi Bosphorus’ta gerçekleşen görüşmeden sonra Erdoğanın siyaset yasağın kaldırılmasına destek verildi. Bunun için bir anayasa değişikliği paketi hazırlandı. Değişiklik AKP ve Deniz Baykal başkanlığındaki CHP'nin oylarıyla 13 Aralık 2002'de Meclis'ten geçti.
 
Deniz Baykal’ın başında olduğu CHP’nin desteği ile ortaya çıkan siyasi gelişmeler, yasal düzenlemeler ve anayasa değişiklikleri olmasa idi, Erdoğan, önce milletvekili, ardından başbakan ve son olarak da cumhurbaşkanı seçilemeyecek, büyük bir olasılıkla demokratik Cumhuriyetin sonunu getiren tek adam rejimine geçilemeyecekti.
 
Erdoğan'ın yasağının kalkması ve milletvekili seçilmesi için, anayasa değişikliğine evet diyen ve YSK’nın siirt seçimlerini hukuksuz bir biçimde iptal ederek yenilenmesi kararına ses çıkarmayan Deniz baykal, Erdoğan Hükümetinin “bilgisi” dahilinde, onun ‘gayrimeşru’ siyasi ortağı FETÖ’nün bir kaset komplosu sonucu CHP Genel başkanlığından istifa etmek zorunda kaldı.(10 Mayıs 2010)
 
Kaset komlosunun Fetullah Gülen’in emriyle gerçekleştiği iddialarına karşı Deniz Baykal: “ABD'den, Pensillvanya'dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine inandığımı da belirtmek isterim” diyecek kadar da zavallı bir haldedir.
CHP’de Baykal sonrası ‘değişim’le ilgili söylem ve tartışmalar sadece lider odaklı olarak yapıldığından, Parti liderinin değişmesi gerekli olan geniş halk kesimlerinin desteğini almayı sağlayacak ideoljik ve örgütsel dönüşümü sağlayamıyordu.
 
22 Mayıs 2010 tarihinde yapılan 33. Olağan Kurultayı'nda CHP’nin 7. genel başkanı olan Kılıçdaroğlu, CHP lideri olarak ciddi bir açılım sağlayamadı. Girdiği seçimlerde partisinin oylarında kayda değer bir artiş olmadı.
 
Kemal Kılıçdaroğlu ve yakın ekibi, CHP Genel Başkanlığı döneminde tarihi hatalar yaptı. Yakın geçmişi şöyle yakından değerlendirelim:
 
Kemal Kılıçdaroğlu, 2014 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde, partisinden birkaç kişinin dışında hiç kimsenin haberi olmadan, İslam Kalkınma Konferansı Örgütü'nün Genel Sekreteri olan Ekmeleddin İhsanoğlunu MHP ile beraber Cumhurbaşkanlığına aday olarak gösterdi.
 
Kılıçdaroğlu, kendisine Ekmeleddin İhsanoğlunu’nun aday gösterilmesi hususunda yöneltilen eleştirilere: "Bu ülkede yaşıyorsanız çocuklarınıza karşı sorumluluğunuz var. Adam gibi tıpış tıpış sandığa gideceksiniz, demokrasinin gereğini yapacaksınız .." dedi. Ne var ki yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini R. Tayyip Erdoğan seçimi açık ara önde bitirdi.
 
AKP, 07 Haziran 2015’te yapılan Milletvekilliği genel seçimlerinden 2002 den bu yana ilk yenilgisini alarak Meclisteki çoğunluğunu ve kaybetti.  MHP ve CHP oyunu yükseltti. HDP %10 seçim Barajı aşarak, olağanüstü bir başarıyla TBMM’de 80 milletvekili ile temsil edilmeyi başardı.

CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal ‘rol çalarak’ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir buluşma gerçekleştirdi. Gerçekşeştirilen bu görüşme, “Cumhurbaşkanı meşruiyetini yitirdi” açıklamasını yapan CHP yönetimini rahatsız ederken; seçimleri kaybeden Erdoğan’ın yeniden devreye girmesini kolaylaştıran bir işlev gördü.
 
AKP 'nin 7 Haziran seçimlerinde Meclis'teki tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetmesinin ardından, seçimden tam 32 gün sonra, AKP ile CHP arasında Günlerce sürecek koalisyon görüşmeleri başlatıldı.  Toplamda 35 saat süren ‘istikşafi’(keşif amaçlı) görüşmelerin sonunda koalisyon hükümetinin kurulamadığı açıklandı.
 
AKP’li Cumhurbaşkanı, 7 haziran seçim yenilgisinden sonra başlatılan koalisyon görüşmelerini, yeni dönemde uygulayacağı stratejileri belilemek için bir ‘zaman kazanma’ taktiği olarak değerlendirdi. CHP yönetimi ise, bir sonuç çıkmayacağı başından belli  olan ‘istikşafi’ görüşmeleri sürdürerek, AKP’nin siyasi manevralarının aleti oldu.
 
Görüşmeler bittikten sonra Hükümeti Kurma görevini Mecliste grubu bulunan 2. Partiye, CHP’ye vermesi gerekirken, MHP ile göstermelik görüşmeler sürdürerek, hükümetin kurulabilmesi için gerekli olan 45 günlük yasal süreyi dolduruldu sonra, Kasım ayında seçimlerin yenileneceği açıklandı.
 
Kasım seçimlerine giderken ülkede korkunç bir şidet ve çatışma ortamı yaratıldı, Böylece iktidarın yarattığı belirsizlik, politikasızlık ve korku ortamında, devletin tüm olanakları da kullanılarak gidilen 1 Kasım 2015 seçimlerinde İktidar partisi, şaibeli bir şekilde, kaybettiği oyları geri alarak Mecliste yeniden çoğunluğu elde etti.

AKP, hukuksuz icraatlarını sürdürürken muhalefeti sindirerek, adeta dikensiz gül bahçesi oluşturmak istedi. Muhalefetin sesini kısmak için dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili 2016 Mayısında anayasa değişikliği teklifi verdi.
 
CHP yönetimi, bu kez de tarihi bir hata yaptı. TBMM çatısı altında milletvekillerinin fikirlerini özgürce ifade edilebilmesinin tek güvencesi olan kürsü dokunulmazlığının kaldırılmasına evet dedi; hem de milletvekillerin dokunulmazlıkları kaldırılmasının anayasaya aykırılığını ve milletvekillerinin işledikleri yolsuzluklar nedeniyle haklarında işlem yapılmayacağını bile bile.
 
Dokunulmazlıkların kaldırılmasınından sonra  savcılık  tezkereleri bir bir TBMM’ye gönderildi. Bir tutuklama furyası başladı. Önce bir çok HDP milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı ve tutuklandılar. Arkasından HDP’nin seçilmiş Belediye Başkanları görevlerinden alınarak hapse atıldı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Enis Berberoğlu’nun dokunulmazlığı kaldırıldı ve tutuklandı.
 
Kılıçdaroğlu, 15 Haziran 2017 tarihinde, tehlikenin çok yakınına geldiğini hissetmesi üzerine harekete geçecek ve onbinlerce yurttaşın katılımıyla Ankaradan, İstanbula kadar sürecek olan ‘Adalet Yürüyüşü’nü başlatacaktı.
 
2016 yılında Türkiye yeni bir gelişmeyle derinden sarsılmıştı. 15 Temmuz’da Fethullahçı çete, darbe girişiminde bulundu. Darbenin bastırılmasın ve darbecilerin derdest edilmesinden 9 gün sonra sonra CHP, 24 Temmuz Pazar  günü Taksimde darbe girişimine karşı milyonların katıldığı Cumhuriyet ve Demokrasi mitingini düzenledi.
 
AKP’li Cumhurbaşkanı ve hükümet, yeni icraatlarına meşruiyet kazandırmak ve olası karşı çıkışları engellemek amacıyla, FETÖ’cü darbeye karşı çıkan toplumun değişik kesimlerine karşı ilk başta ılımlı mesajlar gönderdi. Darbeye karşı tutumlarından dolayı liderlere teşekkür etti. CHP liderini, Yenikapı'da AKP tarafından 07 Ağustos 2016 tarihinde düzenlenecek olan mitinge ve sarayda yapılacak olan liderler zirvesine katılmaya davet etti.
 
Kılıçdaroğlu’nun Saray’ın davetine kabul ederek, AKP’nin mitingine katılması ve AKP lideriyle daha önce ‘kaçak’ olarak nitelendirdiği Saray’da görüşmesi, AKP-FETÖ suç ortaklığını örtülmesine ve R. Tayyip Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu için: 'Kuzu kuzu saraya geldi ifadelerini kullanarak, onu küçük düşürmesine  katkı sunmaktan başka bir işe yaramamıştır.
 
Fethullah Gülen Cemaati ile aynı amaçları taşıyan AKP’nin darbeye karşı demokrasinin yanında tavır alarak mitingler düzenlemesi samimi değildi. Her saat başı camilerden salâ okutturulması, günlerce sürecek sözümona darbe karşıtı gösteriler; taraftarlarını iyice konsolide etme, kendilerinin gerçekleştireceği sivil darbeye karşı olanlar üzerinde psikolojik baskı oluşturma amacını taşıyordu. Bütün bunlar yeni dönemde ‘olağanüstü hâl’ ilanıyla gerçekleştirecekleri ‘sivil darbeye’ hazırlık amacını taşımaktaydı.
 
Beklendiği gibi, 20 Temmuz 2016 günü Olağanüstü Hâl(OHAL) ilan edildi. Türkiye hızla siyasal ve toplumsal gerginliğe, kutuplaşma ve kamplaşmaya doğru sürüklendi. Meclis fiilen devre dışı bırakıldı. Ülke ‘Kanun Hükmünde Kararname’lerle yönetilmeye; temel hak ve özgürlüklerin kullanımı engellenmek suretiyle hızla bir dikta rejimi inşa edilmeye başlandı.
 
Türk İslam Sentezli İktidar Bloğu ya da ‘Yeni Milliyetçi Cephe’
Devlet Bahçeli, MHP’de parti içi muhalefetin yönetimi ele geçirme düzeyine kadar güç kazanmasından ötürü kendi parti başkanlığını kaybetme gibi bir ‘beka’ sorunuyla karşı karşıya kaldı. Bu yüzden, güvenlikçi politika konseptine dönen AKP ile yakınlaştı ve ittifaka yöneldi. Böylece resmen ilan edilmemiş Türk İslam sentezli, ‘Yeni Milliyetçi Cephe’ hükümeti kurulmuş oldu.
 
AKP-Erdoğan iktidarı himayesinde parti liderliğini sürdürme amacını taşıyan Bahçeli, başkanlık sistemine geçiş için harekete geçti. Basına yaptığı açıklamayla başkanlık sistemine geçişle ilgili teklifin TBMM’ne getirilmesi halinde evet diğeceğini bildirdi.
 
MHP lideri Bahçeli, 1990 sonrası, Türkiye’nin kaderini kötü bir biçimde etkileyen son 20 yıllık tarihinde, üç kez tarihsel önemde rol üstelenmiştir:
 
Bunlardan biri, 2002 yılında DSP-MHP-ANAP koalisyonunu bozarak ABD’nin ılımlı İslam politikalarına göre gerçekleştirilen siyaset ve toplum mühendisliğinin bir sonucu olarak AKP’nin iktidara gelmesine yardımcı olmasıdır.
 
İkincisi, 7 Haziran 2015’de tek parti iktidarını kaybeden AKP’nin yeniden tek başına iktidara gelmesine imkan hazırlayan 1 Kasım 2015 seçimlerinin yapılmasını sağlamasıdır.
 
Üçüncüsü, AKP’nin rejim değişikliğini amaçlayan ‘Türk tipi başkanlık’ rejimine giden yolu açmasıdır.
 
16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşen anayasa referandumu ile ‘tek adam rejimine geçiş vizesi’ anlamına gelen anayasa değişiklikleri kabul edildi. Yüksek Seçim Kurulu’nun hukuksuz ve yasaya açıkça aykırı bir biçimde mühürsüz oyları geçerli sayan kararıyla kotarılan anayasa değişikliği için AKP’li Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan: “atı alan üsküdarı geçti” ifadesini kullandı. Hukuksuz bir biçimde kabul edilen anayasa değişikliği ile artık ülkemizde demokratik bir anayasal düzenden söz etmek imkânsız hale geldi.
 
YSK'nın mühürsüz oyları geçerli saymasına yurttaşlar da çok tepkiliydi. Cumhuriyet Halk Parisi lideri Kılıçdaroğlu: "YSK'nın mühürsüz oyları geçerli sayması, sandıktan 'HAYIR' çıktığının açık kanıtıdır! Adalet yerini bulana kadar durmayacağız! Tarihin 'mühürsüz seçim' olarak yazacağı bu seçimi tanımıyoruz, tanımayacağız! Halkın iradesine saygı duyulmalı ve seçim tekrarlanmalıdır!” diye tarihi bir çıkış yaptı.
Ancak, Kılıçdaroğlu uygulamalarıyla sözlerinin arkasında duramadı. CHP, YSK’nın hukusuz uygulamasına karşı halkın meşru direniş sergilemesine öncülük edemedi. Süreç içinde ‘Türk tipi’ Başkanlık sistemine geçiş kabüllenildi. Daha sonra yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri konuşulmaya başlandı.
 
MHP içindeki muhalifler tek adam rejimine hayır diyeceklerini açıklayarak kampanya başlattılar. Bunun üzerine partiden ihraç edildiler. İhraç edilen milletvekilleri yeni parti kurma arayışına girdi. 5 Ekim 2017 de Meral Akşener başkanlığında  ‘İyi Parti Parti’ kuruldu.
 
Cumhuriyet adım adım yıkılırken , Sosyal Demokratların trajik halleri
Türkiye yakın tarihinde, Laik demokratik Cumhuriyetin sonunu getirecek üç seçimle karşı karşıya kaldı:
Bunlardan ilki: yargının AKP ve FETÖ’culerin eline geçmesini sağlayacak olan, liberaller ile ‘yetmez ama evet’çi solcuların da destek verdiği 2010 Anyasa Refarandumudur. İkincisi: Tek adam rejimine giden yolu açan 2017 Anayasa değişikliği refarandurumudur. Üçüncüsü ise: 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği erken Genel seçimleridir.

Ülkenin geleceğini karartan 24 Haziran seçimlerine şöyle bir yakından bakalım:

Normal şartlarda 3 Kasım 2019 yılında yapılması planlanan seçimler, yaklaşan ekonomik kriz nedeniyle MHP Genel Başkanı Devlet Bahçelinin teklifiyle öne alınarak, 24 Haziran 2018’de yapılmasına karar verildi.
Çoğunluğunu MHP’den İhraç edilen siyasetçiler tarafından kurulmuş olan İyi Parti’nin seçimlere katılıp katılamayacağı tartışılmaya başlanmıştı.
AKP’nin seçim stratejisine göre: İyi Parti seçimlere sokulmayacak, HDP baraj altında bırakılacak. Böylece hem R. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı garanti edilecek, hem de TBMM’deki sandelye çoğunluğu ile Anayasayı tek başına değiştirebilecek şekilde AKP’nin eline geçmiş olacak.

İyi Parti’nin YSK tarafından seçimlere sokulmayacağının anlaşılması üzerine, CHP, 10 milletvekilini bu partiye transfer ederek seçimlere katılmasını sağladı. AKP’nin planlarını tersyüz eden CHP’nin bu siyasi manevrası demokratik kamuoyu tarafından takdirle karşılanırken, AKP’lilerin yoğun bir tepkine yol açtı.

AKP iktidarı tarafından İyi Parti’nin FETÖ’cü HDP’nin ise PKK’nin uzantısı olarak suçlandığı  ortamda, siyasi partiler arasında İttifak görüşmeleri başladı.
AKP, MHP ve BBP ‘Cumhur İttifakı’nı oluştururken, muhalefet partilerinden CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat parti bir araya gelerek ‘Millet ittifakı’nı oluşturdular. HDP itifakın dışında kaldı.

Böylece, AKP ve Saray yönetimi tüm muhalefeti, tam istediği şekilde ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ ya da ‘Türk Tipi’ başkanlık sistemi’ denilen yeni ‘Tek Adamcı’ devlet modeline uygun olarak siyasi arenada konuşlandırmış oldu.

CHP yönetimi, Partinin çalışkan ve daha ‘sol’unda oldukları ifade edilen bazı milletvekillerini yeniden adayı göstermedi. Adaylarının önseçimle belirlenmesi ise, zaman darlığı gerekçe gösterilerek hayata geçirilmedi.

R.Tayyip Erdoğan’ın, AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı olacağı başından belliydi. Muhalefet ise, adayını belirlemek için parti içi ve partiler arasındaki görüşmelerini sürdürürdü. Kamuoyuna yansıyan bilgilere bakılacak olursa, Saadet Partisi ile CHP’nin liderinin, 10. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ‘çatı aday’ olarak önerdikleri anlaşılıyordu.

Abdullah Gül’ün adaylığından rahatsız olan Cumhurbaşkanı, verdiği talimatla, Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar ve Mit Müsteşarı Hakan Fidanı askeri bir helikopterle Abdullah Gülün evine gönderdi. Yapılan ‘ziyaret’te kendisine aday olmaması yönünde telkininde bulunulduğu bildirildi.

Bu ziyaret demokratik kamuoyu tarafından serbest seçimlere ve demokrasiye açık bir müdahale olarak değerlendirildi.

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, kendisinin Cumhurbaşkanı adayı olarak seçmenlerinin karşısına çıkacağını ve Abdullah Gül’ün ‘çatı aday’lığını kabul etmeyeceğini bildirdi. Kılıçdaroğlu ve ekibi, Meral Akşener’in kararlı tutumu sayesinde yeni bir ‘Ekmeleddin vakası’ yaşamak istemeyen seçmenlerine rahat bir nefes aldırmış oldu!
Partide Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığına aday olması gerektiği görüşü ağırlık kazanınca, Muharrem İnce, CHP’nin Cumhurbaşkanlı adayı olarak ilan edildi. Böylece partililer rahat bir nefes aldılar.

‘OHAL’in baskıcı koşullarında gidilen seçimlerde, devletin TV kanalı TRT’de, muhalefete hemen hemen hiç yer verilmedi. Saray iktidarı tarafından tüm medya kuruluşları neredeyse tamamen ele geçirildi. ‘Merkez Medya’ denilen Doğan Medya Grubu’da televizyon ve gazetelerini yandaş bir medya patronuna satmak zorunda kaldı. Bir-iki küçük TV kanalı ve gazete dışında muhalefetin sesini duyuracağı mecra kalmadı. Böylece tüm muhalefetin eli kolu adeta bağlandı.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin "Mahalle Başkanları toplantısında yaptığı konuşmada: "Arkadaşlar, HDP üzerinden parti teşkilatımızın çok farklı çalışma yapması lazım. Bunu dışarıda konuşmam. … Çünkü, onların baraj altı kalması demek, bizim durumumuzun çok daha iyi bir noktaya gelmesi demektir. Dolayısıyla da, her ilçede arkadaşlarım, özellikle onlar üzerinde çok farklı çalışması lazım. … " şeklindeki talimatı, Türkiyenin güneydoğusundaki illerde seçmen üzerinde büyük bir baskı kurulmasını temin etti.

Meclis'te kabul edilen Seçim İttifakı Kanunu ise; mühürsüz oy pusulalarının kabulü, sandık başkanlarının belirlenme usulü ve seçmene sandık başına kolluk gücü çağırma ile sandık taşıma ve birleştirme düzenlemesini kapsıyordu.

TBMM’de çoğunluğun sağlanacağı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ise ikininci tura kalacağı beklentisi muhalefet partilerine hakim olmuştu. Bu yüzden OHAL’ ağır koşullarında yapılacak seçimlerin meşruiyetini sorgulamaya açmadan, normal şartlarda seçime gidiliyormuş gibi çalışmalarını sürdürdüler.

CHP, seçim güvenliği ile ilgili kaygıları dile getirmekle birlikte, seçim güvenliğinin sağlanacağı hususunda seçmenlerine güvence verdi. Diğer muhalefet partileriyle birlikte oluşturulan ‘Adil seçim Platformu’ ile sonuçların sağlıklı bir şekilde kamuoyuna yansıtılacağını, dolayısıyla kimsenin endişe etmemesi gerektiği bildirildi.

Adaylar sahaya indiler. Cumhurbaşkanı adaylarından Muharrem İnce çok yoğun ve başarılı bir kampanya yürüttü. Muhalif kamuoyunda: ’işte bu sefer galiba oluyor’ dedirten umutlar oluştu. 24 Haziran 2018 Pazar günü sandık başına gidildi.

Saat 17.00’de oy verme işlemi tamamlandı. Sandıklar açılmaya başlandığında, Anadolu Ajansının seçim sonuçlarını gösteren manipülatif verileri TV ekranlarında gösterilmeye başlanmıştı. Muhalefetin Adil Seçim Platformu’nun verileri ise ortalıkta gözükmüyordu. Platformunun sisteminin çöktüğü haberleri geliyordu.

Seçim güvenliğinin sağlanması ile ilgili seçmenlerine güvence veren CHP, seçim gecesi, seçim sonuçları hakkında sağlıklı bilgiyi seçmenlerine bir türlü ulaştıramıyordu. CHP yetkililerinden, önce Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kaldığı, bir kaç saat sonra ise seçimi kaybettiklerini bildiren tutarsız açıklamalar geldi. Parti Yönetimi, partili yurttaşlarca protesto edildi. Yurttaşlar bir dahaki seçimlerde oy kullanmaya gitmeyeceklerini ifade etmeye başladılar.

CHP’nin Cuhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, anlaşılmaz(!) bir biçimde, önce bir gazeteciye: ’adam kazandı‘ tweet’i attı. Arkasından basına yaptığı açıklamada: R.Tayyip Erdoğanla kedisinin aldığı oylar aralarında 10 milyonun üzerinde fark olduğunu, oylar çalınmış olsa bile, çalınan oyların bu farkı kapanmayacağını ifade ederek yenilgiyi kabul ettğini bildirdi.

Oysa birinci turda muhalefetin Cumhurbaşkanı adayının seçimi kazanması zaten beklenmiyordu. Cumhurbaşkanı seçiminin 2. Tura kalmasının sağlanması hedeflenmişti. Bazı araştırmacılara göre, büyük usülsüzlüklerin yapıdığı, sadece Urfa seçimlerinin iptal edilmesi halinde bile, mevcut verilere göre Cumhurbaşkanlığı seçimleri 2. tura kalacaktı.

YSK’nın bildirdiği kesinleşen seçim sonuçlara göre, Recep Tayyip Erdoğan %52.59 oy oranıyla Cumhurbaşkanı seçilirken, Muharrem İnce %30.64, Selahattin Demirtaş % 8.40, Meral Akşener % 7,29, Temel Karamollaoğlu % 0.89, Doğu Perinçek %0.20 oy almıştı. Siyasi partilerin aldığı oy oranları ise, AKP: %42,56, MHP: %11,10, CHP: %22,65, HDP: %11,70, İYİ Parti: %9,96 olmuştu.

Bildiği gibi, bütün devlet imkanları, baskı yöntemleri ve seçim hilelerine rağmen, YSK verilerine göre AKP ve liderinin aldığı oy oranı %42.56 olmuştur. Yani sandıkta seçimi kaybetmiştir. Bu durum, hâlâ halkın en az yarısının cumhuriyet değerlerinin yanında olduğunu göstermektedir.

Cumhurbaşkanı, sandıklar açıldıkça aldığı oy oranını düşmesi üzerine yapmayı planladığı balkon konuşması iptal etmişti. Ne var ki muhalefetin sessizliğe bürünmesi, Muharrem İncenin: ‘adam kazandı’ tweet’i, iptal edilen zaferini ilan edeceği balkon konuşmasını, yeniden yapmaya karar vermesine yol açtı.

Neredeyse bütün illerde, yüzlerce AKP’linin silahlarıyla sokaklara inerek seçim zaferini kutlama bahanesiyle havaya ateş açıp, terör estirmesi, komplo söylentilerinin ortalıkta dolaşmasına neden oldu. 15 Temmuz darbe girişiminin ‘bilinemez’lerinde olduğu gibi, 24 Haziran seçim geçesi ile ilgili de kamuoyunun zihninde bir çok soru oluştu:

MHP, hiç oy alamadığı güney doğudaki bazı bölgelerde sandıklarda kullanılan oyların nasıl olmuştu da tamamını alabilmişti? Bu bölgede yaşayanların büyük çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu yurttaşlar aniden Türk milliyetçisi bir partiye oy vermeye mi karar vermişlerdi? Bölünerek içinden yeni bir parti çıkaran, doğru dürüst seçim çalışması yapmayan bu parti nasıl olmuştu da  barajını aşacak kadar oy alabilmişti?
 
Anadolu Ajansı R. Tayyip Erdoğan’ın, %53 oy aldığını seçimlerden dört gün önce, seçim sonuçlarını gösteren tablolarında neden göstermişti?
 
Seçim öncesi “YSK üyelerini uyarıyorum! Görevinizi doğru düzgün yapın, fotoğraflarınızı Türkiye’nin bütün sokaklarına asarım, sokağa çıkamazsınız. Hiç kimse korkmasın” diyen Muharrem ince neden ortalıkta gözükmüyordu? ”Ne oldu da seçim gecesi -İnce dahil-bütün liderler sus-pus olmuştu?
 
Ya da ‘Türk–İslam sentezli İktidar bloğu’ yani ‘Yeni Miilyetçi Cephe’ hangi ‘derin yapı’larla iş birliği halinde seçimlerin sonucunu belirlemiş ve rejimi değiştirmişti?
 
Bu sorular haklı ve doğru sorulardır. İlerki tarihlerde perde arası aralandığında olup bitenler mutlaka ortaya çıkacaktır. 
 
Daha sandıklar tam olarak açılmadan kolayca yenilgiyi kabulldiği anlaşılan CHP' yetkilileri yurttaşlara: ‘Provakasyona gelmeyin, evlerinize gidin’ telkin ve tavsiyesinde bulunması açık bir teslimiyet ifadesiydi.
 
AKP, iş başına geldikten bu yana bütün stratejisini adım adım devleti ele geçirmek ve emperyalist güçlerin de istediği ‘tek adam’a dayalı ‘Ilımlı İslam’ rejimini hayata geçirmek üzerine kurmuştur. Bunun için konjonktürel göre farklı güç odaklarıyla pragmatik bir biçimde ittifak yapabilmektedir.
 
Görünen o ki, muhalefet seçimleri kazansa bile AKP iktidarı asla devretmek istemeyecektir. Öyleyse, muhalefet partileri halkı örgütlemeli; yurttaşların hakkını, hukukunu korumak için demokratik ve meşru direniş hakkını sonuna kadar kullanacak stratejileri uygulamaya koymalıdır.
 
Ancak, 24 Haziran seçim sonuçlarına muhalefet partilerinden ciddi bir itiraz gelmedi. HDP, “gri bolge havzasından” aldığı oylar sayesinde barajı aşmış olmanın mutluluğu(!)nu yaşıyordu, İyi Parti derin bir sessizliğe gömülmüştü. Saadet Partsi’nin seçmenleri ise, millet ittifakı içindeki kendi partilerine oy vermeleri halinde, bunun CHP gibi ‘dinsiz’ bir partiye yarayacağı varsayımıyla, ‘dindar’ olan AKP’ye yöneldiler. ‘Bilge Lider’leri Temel Karamollaoğu’da, AKP’li Cumurbaşkanı’nın Saray’daki göreve başlama törenindeki yerini aldı.
 
Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce ise, trajik bir biçimde, başarısız ve basiretsiz seçim yönetimiyle AKP lideri R. Tayyip Erdoğan’a demokrasinin ve Cumhuriyetin sonunu getirecek ‘kazanılmamış’ bir zafer hediye etti!
 
CHP’nin, Cumhurbaşkanı adayları arasında adı geçen sağdan devşirme siyasetçisi İlhan Kesici’de Saraya ziyareti ile AKP’lı Cumhurbaşkanı’nı tebrik ederek kalan eksiği tamamladı(!)
 
Muharrem İnce’nin, ülkede normal eşit koşullarda ve yasalara uygun meşru bir seçim yapılmış gibi, AA'nın yayımladığı manipülatif seçim sonuçlarını, TV kanallarına çıkıp kolayca kabullenivermesi, seçim sonuçları konusunda tatmin edici bir açıklama yapamayışı ve geceyarısı AKP liderini tebrik etmesi, kendisine oy veren milyonlarca yurttaşta şaşkınlık ve büyük bir düş kırıklığı yarattı.
 
CHP yönetimi ve Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, seçim sonuçları hakkında bir sağlıklı bir değerlendirme yapmadan, sadece ‘Parti Genel Başkanlığı’ değişimine odaklanmış bir Kurultay toplanması tartışması içine düştüler. Böylece siyasi iktidarın değişiceği beklentisi ve umudunu taşıyan milyonlarca yurttaşın hayallerini yok ettiler.
 
Mustafa Kemal Atatürkün işgalci emperyalistlere kaşı verilen kurtuluş savaşı sonunda aydınlanmacı devrimleriyle kurduğu 95 yıllık cumhuriyet rejimi, CHP'nin Ana Muhalefet partisi olduğu bir dönemde, partiye lider olma çerçevesi içinde geçen kısır tartışmalar içinde, hiç bir demokratik direnç göstermeden değiştirildi. TBMM aksesuar haline getirildi, güçler ayrılığına son verildi. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti 'fiilen' sona erdirildi.
 
Siyasi iktidarın son üç seçimi(2015 Haziran Milletvekilliği genel seçimi, 2017 Anayasa rereferandumu ve 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimi) sandıkta kaybetmiş olmasına rağmen  iktidarının devam etmesine olanak sağlayan unsur, her türlü hile ve siyasi entrkaya başvuran bu iktidarın güçlü oluşundan değil; sandıkta verilen oylara bile sahip çıkmaktan aciz muhalefetin güçsüzlüğü ve beceriksizliğidir.
 
CHP’li Sosyal Demokratlar ve ‘türevleri’nin yaptıkları hatalar üst üste konulunca, yapılan hataların, kendilerinin kurmuş oldukları Türkiye Cumhuriyetine bir ‘ihanet düzeyinde olduğu’ ifadesi abartılı olmayacaktır.
 
Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesinde Sosyal Demoktarların ihanetinin büyük payı olduğu hep söylenir. Alman Sosyal Demokrat Parti (SDP), devleti ciddi düzeyde ele geçiren Nazilere karşı neredeyse hiçbir şey yapmamış ve sessiz kalmıştı. aynı zamanda güçlü işçi milislerine sahip olan SDP, 1929 1 Mayıs kutlamalarını bile yasaklamıştı. Gerekçeleri, ‘Nazilere bahane yaratmayalım ve provakasyona davetiye çıkarmayalım’! olmuştu.
 
Ülkede yaşanan çağdışı dönüşümün biricik sebebinin CHP’nin ve Sosyal Demokratların tutarsız politikaları ve beceriksizliklerinin bir sonucu olduğunu iddia etmek, elbette doğru olmaz.
 
Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonucu dünyada uygulanan küreselleşmeci, neo-liberal sağ politikaların etkisiyle etnik ve dini akımların güçlenmesi, yeniden çok kutuplu düzene geçiş sancıları yaşanan dünyada, dikta heveslisi yöneticilerin kendilerine destek olacak içeriden ve dışarıdan yeni ‘müttefikler’ bulabilmesi, bugün yaşanan olumsuzluklara yol açan etmenlerden bazılarıdır.
 
Ancak Cumhuriyeti kuran bir parti olarak CHP’li Sosyal Demokratlar:
 
Siyasetin, Laik-antilaik, Türk-Kürt, dindar-dinsiz gibi kimlik sarmalına saplandığı ülkemizde, yüzünü sol’una, yani toplumsal sorunarın yaşandığı alanlara çevirebilseydi, Küreselleşmeci, yeni liberal ekonomi politikalarının etki alanına girmeyip, kuruluşundaki bağımsızlık ruhuyla, yeniden kamucu ve halkçı politikalarla halkın karşısına çıkabilseydi, geniş halk yığınları dinci siyasetin etki alanına girmeyecekti.
 
Hukuku; anayasayı ve yasaları hiçe sayarak, anayasına göre Laik, demokratik sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye cumhuriyeti rejimi ortadan kaldırılırken, toplumun diğer demokratik muhalefet güçleriyle birlikte anayasal, yasal  haklarını kullanarak, meşru zeminlerde bir direniş hattı oluşturabilselerdi, ülke bugün ekonomisi batmış, eğitim sistemi çökmüş, iç ve dış itibarını kaybetmiş bir şekilde, ortaçağ artığı zihniyetin dikta heveslilerinin elinde oyuncak olmayacaktı.
 
Devlet idaresinden çoktandır el çektirilmiş olmalarına rağmen hala kendini devletin sahibi zannederek, siyasi iktidarın zor anlarında, devletçi reflekslerle iktidara destek vermeseydi. Siyasi iktidarın hukuksuz uygulamalarının alanı bu derece genişleyemeyecekti.
 
Parti liderleri, hizipçi anlayış ve egolarından vazgeçip, 1994’ten itibaren yerel seçimlere ortak ve tek bir adayla seçimlere girmiş olsalardı; başta İstanbul olmak üzere, hiçbir Büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerini kaybetmeyeceklerdi.
 
Sağdan politikacılar devşirip, onlara şirin gözükerek oy almaya çalışmak yerine, yüzünü sola çevirmiş, toplumun tüm kesimlerine güven veren, dürüst, çalışkan ve cesaretli siyasetçilerin önünü açabilselerdi, bütün seçimlerde %20-25 bandına takılıp, kalmayacaklardı. 
 
Sürekli, iktidarın belirlediği gündemin sınırları içinde, en temel prensiplerinde bile kendini savunamaz konuma sürüklenmeyip, Acaba ne derler’ kaygısı taşımadan özgüvenli bir şekilde, ‘Sol düşünce’ yapısına uygun tavrı cesaretle geliştirip, ideolojik hegemonya oluşturabilseydi, bugün Siyasal İslamın söylemlerinin esiri olmak durumunda kalmayacaklardı.
 
Sonuç olarak Türkiye, Sovyet işgali vehmine kapılıp, NATO’ya girmek suretiyle bağımsızlığını yitirdi. Emperyalist batı bloğunun küreselleşmeci neo liberal politikalarına teslim oldu. Sol’a, aydınlanmaya ve modernleşmeye kendini kapattı, Eğitim seferberliği sayesinde oluşacak yetişmiş insan gücü ile kalkınmasını sürdüremedi. Kısacası gericileşen burjuvazi demokratik devrimini tamamlayamadı. Bu yüzden Türkiye bugün ortaçağ artığı dinci akımların istilasına uğradı.
 
Sosyal demokratlar, dünyada serbest piyasacı neo-liberal ekonomik politikaların hakim olmasıyla birlikte bu gelişmelerin etkisi altında kaldılar. yeni liberalizme karşı alternatif üretemediler. Kamucu, planlı ekonomi modelin savunmaktan vaz geçtiler. gittikçe neoliberal piyasanın, küresel ekonominin mantığına teslim oldular.
 
Faşizmin kolunu-kanadını kırdığı sosyalistlere gelince, Sovyetler Birliği’ndeki Reel Sosyalizm’in çöküşünün ardından yeni döneme ilişkin bütünlükçü örgütsel ve politik önermeler ortaya koyamadılar.
 
Toplumsal devinim devam ediyor. Tarih öğreticidir; yaşananlardan ders alınabilirse tekerrür etmez. Ortalığı koyu bir karanlığın kapladığı anda, yavaş yavaş doğan güneşle her gün, dünyanın yeniden aydınlığa evrilişine tanıklık ediyoruz ve tabii ki umutsuzluğa yer yok diyoruz… 01.09.2018 
Üyelik Girişi
AS-DER RADYO

ŞİİR KÖŞESİ
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.41405.4357
Euro6.12676.1513
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam10
Toplam Ziyaret29971