BELGESELLER
SERBEST KÖŞE

Güner DEMİRCİ

Güner DEMİRCİ
gunerdemirci08@hotmail.com
SİYASAL İSLAMCI İDEOLOJİNİN İFLASI
05/01/2019
Toplum Gelişmesinin Tarihsel Sürecinde Din 

Din, insanlık gelişiminin tarihsel süreci içinde çok önemli bir yere sahiptir. İnsanlar tarih boyunca değişik dinsel inanç sistemlerini benimsemiş ve inançlarının gereğini yerine getirmeye çalışmışlardır.

Dinler, insanların inanç(tinsel)  dünyasını tarif eden; ibadet ve ritüelleriyle birlikte neleri yapıp, neleri yapmaması gerektiğini bildiren anlatımlar ve dogmatik-değişmez kurallar bütünüdür.

İnanan bir kimse, kendisinin de bir parçası olduğu varlık âleminin yaratıcısı Yüce Tanrı’nın himayesi, koruması ve garantisi altında olduğuna inanır. Aciz kaldığında veya zora düştüğünde sığınacak bir yere ihtiyaç duyar, Tehlikelerden korunmak için destek arar. O da inanç dünyasında yüce bir yere sahip olan Tanrı’dır.

Dinler ilk Ortaya çıktıklarında âhlâklı olmayı, iyiliği, doğruluğu, birbirini sevmeyı, başkalarının haklarına saygı göstermeyi, dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunmayı, her türlü kötülükten uzak durmayı öğütlemişlerdir. Gerçek dindar bir insan kötülüklerden kaçınır, mazlumların yanında durur, haklının hakkını korur, zülme baskıya karşı çıkar; direnir.

Esasen yoksulların, zayıfların hamisi olarak ortaya çıkan din, egemen(varsıl) sınıfların kontrolüne geçtikten sonra, topluma korku salmanın ve baskı kurmanın bir aracı haline getirilmiştir. İnsanlar, çektikleri acıların, eziyetlerin, yoksulluğun katlanılması gereken kader olduğununa inandırılmış; kendilerini sömüren ve zevküsefa içinde yaşayan yönetici sınıfın sorumluluğu sorgulanamaz hale getirilmiştir. Zira sabır, şükür, isyânkar olmama, ana ve babaya itâat, büyüklere itâat, devlete itâat dinin gereğidir! Mükâfatı ise, fani dünyada olmasa, ahiret hayatındadır.

İnsanlar dini kurallara uymadıklarında, gerçek hayatlarında veya ‘öldükten sonraki’ yaşamlarında cezalandırılacaklarına inanırlar. Bu nedenle, dini kurallara uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olan din adamları sınıfı, tarihte daima güçlü bir yaptırım gücüne sahip olmuştur.

Hıristiyanlıkta, bireylerin Tanrıyla iletişime geçebilmesı ve dua etmesi için papazlara ihtiyacı vardır; insan tek başına, bir yol gösterini olmadan Tanrı’ya ulaşamaz.  Bu anlayışın gereği olarak dünya hayatıyla Tanrı arasında aracılık görevini üstlenen ve kendisini bir anlamda Tanrı yerine koyan bir din adamı sınıfı(ruhban) türemiş; bu sınıf neyin günah, neyin makbul olduğuna karar vermiş; kurallara uymayanları afaroz etme dahil, en ağır cezalara çarptırmışlardır.

Zaman içinde dinin farklı yorumları mezheplerin doğmasına neden olmuştur. Dini yaklaşım farklılıkları yüzünden çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle yüzyıllar boyu mezhepler arasında kanlı savaşlar yaşanmış; aynı inancın mensupları biribirlerini boğazlamıştır.

Batı toplumları, reform ve devrimlerle dinsel taassub sorununu çözmüştür. 15. ve 16. yüzyıllara Avrupa’da ortaya çıkan Kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olması, feodal düzenin çözülmesine neden olurken, bu süreç kaçınılmaz olarak kapitalizm öncesi toplumsal düşüncelerin, inanç sistemlerinin, ve eski değer yargılarının şekil değiştirmesine yol açtı.

Sokrates, Bruno ve Galileo gibi bilim insanlarını dinsiz ve kâfir olarak nitelendirerek cezalandıran kilisenin dini kurallarına, burjuva aydınlanması ve burjuva devrimi büyük bir darbe indirdi. Bilimsel düşüncenin gelişmesi ve toplumsal yaşam ve doğa olaylarının aklın yol göstericiliğiyle irdelenmesi ruhban sınıfının etkisini kırdı. Kilisenin mutlak egemenliği sonlandırıldı. Din işleri ile devlet işlerinin biribirinden ayıran laik veya seküler toplum düzeni benimsedi. Böylelikle özgürlük, eşitlik, kavramları ön plana çıktı. İnsan haklarında, bilimde, kültür ve sanatta çok ileri adımlar atıldı.

Ancak burjuvazi, işçilerle sınıf savaşımında karşı karşıya geldiğinde dine karşı olan tutumunu değiştirdi. Dinin kitleler üzerindeki etkisini, sınıf egemenliği ve sömürü sistemi yararına kullanmaya yöneldi. 

İşçi sınıfının örgütlenerek burjuvaziye karşı önemli mevziler elde etmesi karşısında tekelci burjuvazi, feodal gericiliğin ve Ortaçağ artığı tüm gerici güçleri yedeğine alarak, işçi sınıfı ve ezilen halklara karşı mevzilerini güçlendirmeye yöneldi. 

Artık din ve dini örgütlenme, Tekelci kapitalist-Emperyalist sistemin bir bileşeniydi. burjuvazi her tür gericiliğe kucak açtı; dini, hegemonya mücadelesi ve sömürgeci politikalarının aracı olarak kullandı. 

İslami Toplumlarda Aydınlanma ve İslami Düşünce

Ne yazık ki İslam toplumlarında, batıda olduğu gibi rönesans ve dinde reform hareketleri yaşanmadı.  İslami düşünürlerin, halifeyi Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olarak nitelendirmeleri, halifenin ve ulemanın söylem ve eylemlerinin sorgulanamaz olduğunu bildirmeleri, devlet otoritesi ve yerleşik dini anlayışa ters düşen din alimlerinin ağır bir biçimde cezalandırılmaları sonucu sorgulamayan, biat ve itaat eden geri kalmış bir toplum düzeninin oluşmasına neden oldu.

İslam toplumunda dinin, içtihada açık ve akla yatkın biçimde yorumlanabildiği süreçlerde edebiyat, sanat, felsefe ve bilim alanındaki gelişmeler ve yenilikler ortaya çıkabilmiştir. İmam Gazali gibi, usu devre dışı bırakan ve içtihat yolunu kapatan nakilci din adamlarının dini otorite haline gelmesiyle birlikte bu gelişmeler sekteye uğramıştır. Bu yüzdedir ki bin yılı aşkın bir süredir islam dünyasının içinden bir mucit veya bir buluş ortaya çıkamamıştır. Bugün İslam dünyasının kullandığı teknoloji ürünlerinin hepsi laik ve seküler dünyanın icad ettiği ürünlerdir.

İslam ülkelerinde din ile devlet daima birlikte var olmuştur. Devletin başı aynı zamanda en büyük dini otoritedir. Devlet adamları  icraatlarının meşruiyetini dinden alırken, din adamları sınıfı da gücünü devletten almaktadır. Kurallara uymayanlar bizzat devlet otoritesi tarafından ağırlıkla dini kural ve geleneklere göre cezalandırılmıştır.

İslam dünyasında da dini anlaşmazlıklar ve dine farklı yaklaşımlar nedeniyle tarih boyu çok kanlı savaşlar yaşanmıştır. Islam Peygamberinin vefatından sonra, onun vekili olarak görev alan dört Halifeden üçü suikast sonucu oldürülmüştür. Halife Ali ile Peygamberin eşlerinden Aişe arasında yaşanan anlaşmazlık nedeniyle çıkan savaşta(Cemel vakası) her iki taraftan onbinlerce müslüman ölmüştür. Muaviye Taraftarları ile Ali taraftarları arasında yapılan iktidar savaşlarında(Sıffin Savaşı) yine onbinlerce müslüman hayatını kaybetmiştir. Peygamberin Torunlarından Hüseyin ve yanındakiler, Halife Yezid tarafından günlerce aç ve susuz bırakılarak Kûfe’de vahşice öldürülmüşlerdir.

Peygamberin damadı Ali’nin ve oğlu Hüseyin’in öldürülmesi İslamda derin bir kırılmaya neden olmuş ve sunnilik ve Şiiliğin(Şia) doğmasıne neden olmuştur.
Halifelik, Muaviye tarafından ele geçirmesinden sonra, babadan oğula geçen bir saltanata(hanedanlık) dönüşmüştür. 

Abbasiler Halifeliği Emeviler’in elinden zorla aldı. Daha sonra Mısır’da Fatimiler ile Memluklar, ardından Yavuz Sultan Selim halifeliği ele geçirdi. Nihayet Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyeti ile din ile devlet işleri birbirinden ayrıldı ve halifelik kaldırıldı.

İslam ülkeleri içinde Türkiye’nin yeri diğerlerinden daha farklıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Laik Türkiye din işeri ile devlet işleri birbirinden ayrıldı. 20. Yüzyılın ilk çeğreğinin sonuna doğru Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Laik Türkiye Cumhuriyetinde gerçekleştirilen devrimler ve aydınlanma sayesinde, okuma yazma oranı arttı.

Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim Türkçe’ye çevrildi. Kur’an-ı Kerim’in türkçe mealini okuyan inananlar, Kur’an’ın içeriğini anlamaya başladılar. Böylece İslam dini, Kur’an ve hadisleri okuyup yorumlama tekelini elinde bulunduran din adamları sınıfı(ulema)’nın ‘esiri’ olmaktan çıktı ve özgürleşti.

Cumhuriyetle  birlikte dini inançlar, bireylerin din ve vidan özgürlügü haline gelmiştir. Kadınlar ve erkekler, aynı hak ve yükümlülüklere sahip olmuştur. Aynı zamanda Halife olan Padişah’ın kulu ve tebası olmaktan kurtulan halk, artık yasalar önünde eşit ve özgür birer birey ve yurttaş olmuşlardır.

Ne yazık ki genç Türkiye Cumhuriyeti, eğitim seferberliği ve ekonomik gelişmesiyle  aydınlanmasını ve demokratik devrimini   tamamlayamadı. Cumhuriyete karşı olan ve eskiye dönüş özlemi içerisinde yönetici konuma gelmiş bulunan siyasilerin, icraatlarına toplumsal rıza(oy) sağlamak için sürekli olarak dini istismar etmeleri, pusuda bekleyen ortaçağ artığı dinci grupların bu durumu altın bir fırsat olarak değerlendirmesine yol açtı. ‘Türk-İslam sentezi’ anlayışı devlete hakim oldu.
 
Sağcı yönetimler ve darbeciler, Sözde Komünizm tehdidi ile toplumun aydınlanmacı dinamik güçlerini baskı altına aldılar; işkencelerden geçirildiler, idam sehpalarına çıkarıldılar. Toplumun ilerici güçlerinin karşısına kol kanat gerdikleri Siyasal islamcıları ve ırkçı faşistleri dikerek, gericiliği ve muhafazakârlığı büyüttüler. Böylece Türkiye aydınlanmasının yolunu kapattılar. 

Türk-İslam sentezli devletin himayesinde serpilerek, büyüyen Siyasal İslamcılar  devleti ele geçirdi ve Cumhuriyeti’nin neredeyse bütün kazanımlarını tasfiye etti. Yeniden toplumda itaat ve biat kültürü hakim olmaya başladı.

Siyasal İslamcı İdeoloji Akla ve Bilime Aykırıdır

Siyasal İslam, İslâmî bir devlet ve toplum inşa etmeyi hedefleyen bir ideolojidir.  Tamlamasından da anlaşalacağı üzere,  İslam dininin siyasallaşmış halidir. Başka bir değişle İslam dininin, siyası iktdarı(devleti) ele geçirmek yada elde tutmak için bir araç olarak kullanılmasıdır.
Siyasal İslam, devlet yönetiminin dini kurallara göre şekillendirmesini ön görür. Müslümanlar sadece İslami bir devletin yönetimi altında yaşayabilirler. Çünkü İslam, dinsel kurumların ve devletin birbirinden ayrılmasına izin veremez. Sadece yönetici ve ulema sınıfı şeriatı yorumlama hakkına sahiptir. Bu yüzden Siyasal İslamcı gruplar için en önemli hedef iktidarın(devlet’in) ele geçirilmesidir.

Devleti erkini elinde bulunduran Siyasal İslam’cı grup, kendi dini yorumunu topluma dayatır; diğer dini azınlıkları ve diğer mezhepleri baskı altına alır. Kayıtsız şartsız itat etmesi için toplumu sürekli baskı altında tutar. Dini telkin veya referanslarla halkı aldatır ve biat kültürünü yerleştirir. Özgürleşmeyi değil, boyun eğişi ister.

Devlet yönetiminin dini kurallara göre şekillendirmesi, baskı ve otoriterliği de beraberinde getirir. Toplumsal barışı süratle bozar, İçte ve dışta çatışmaları körükler. Tarikatlar, cemaatler, mezhepler devlette daha fazla yetki sahibi olmak ya da devleti ele geçirmek için birbirleriyle yarışa; sonunda da kanlı bir çatışmaya girişirler. Hem tarihsel süreçte, hem de şu anda islam ülkelerinde yaşananlar bu olguyu bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Dinler, tüm zamanların ve mekanların değişmez kalıcı kural ve değerlerini içerir. Nerede ve hangi zamanda yaşanırsa yaşansın, geçerliliğini kaybetmeyen herkese uygun evrensel bir yaşam tarzını vaaz eder. Toplumsal hayatın değişkenliği ise, aklın, bilim ve fen’nin devreye sokularak yeni koşullara göre sosyal hayatın yeniden tanzim edilmesini gerektirir. Bu yüzden, siyasallaşş dinsel(uhrevi) alan ile reel sosyal yaşam çoğunlukla çatışma içindedir.

İslâm’ın değişmez niteliği, modern demokrasi ve yurttaşlık ilkeleriyle radikal bir çatışma içindedir. Zira İslamcı anlayış, dini olarak vaaz edilene-aynı zamanda vaaz edene koşulsuz inanmayı, biat ve itaati zorunlu kılar. Birey özgür düşüncesiyle karar veremez ve özgür seçim hakkına sahip değildir. Dolayısıyla Siyasal İslam ile demokrası asla bir arada varolamaz; başka bir ifadeyle, Siyasal İslamcı bir iktidarın varlığında demokrasi sona erer. Bugün Türkiye’de yaşananlar, Siyasal İslam ile demokrası kesinlikle bir arada varolamayacağının en somut göstergesidir.

Siyasal İslam’ın dayattığı dinsel taassub nedeniyle toplumsal gelişme sekteye uğrar. Toplum tarihin belli bir dönemine çakılır kalır. Akıl geri plana itildiği için insanların dini duyguları sürekli istismar edilir. Hep itaat kültürü ve eskiye özlem duygusu ile toplum diktatör yönetimlerin altında kıvranır. Bilimde, teknolojide, sanatta ilerlemenin yolu kapanır. Din, bireyin vicdani durumunu yansıtmaktan çıkar; tamamen menfaate  dayalı siyasi bir gösterinin ritueli haline gelir.

Siyasal İslam ve Kadın

Siyasal İslamcı anlayışın en çok istismar ettiği konuların başında kadın cinsiyeti yer almaktadır. Baş örtüsü özelinde sözüm ona ‘kadın hakları’nı savunur gözükerek, onu örtü içine kapatmakta, çalışma hayatından uzaklaştırmakta, toplumdan adeta tecrit etmektedir. Toplumun yarısının kadın olduğu göz önüne alındığında, eve hapsedilmek istenen kadın işgücünün atıl kalması sonucu, iktisadi ve sosyal kültürül boyutlarıyla toplumun ilerlemesinin önünün nasıl kesildiği Siyasal İslamcıların işbaşında olduğu tüm islam ülkelerde açıkça görülmektedir.

Siyasal İslamcılar, kadınının baş örtüsüyle ilgilendiklerinin binde biri kadar kadınların sorunlarının çözümüyle ilgilenmezler. Çocuk yaşta evlendirilen kız çocukları, erkek tecavüzüne ve şiddetine maruz bırakılan kadınlar, aynı işi yapan erkekle kadın çalışanlar arasındaki ücret eşitsiliği, kadının iktisadi sosyal ve siyasal yaşamda aktif olarak var olamamasını asla dert edinmezler.

Siyasal İslamcı zihniyet  cinsiyet ayrımcıdır ve kadın erkek eşitilğini reddeder. kadın her daim ikinci plandadır. İslamcı anlayışa göre kadın ve erkek farklı biyolojik ve psikolojik özelliklere sahiptir. Kadın her zaman daha duygusal, merhametli, narin, aklıyla karar vermede yetersiz durumdayken, erkek daha güçlü, mantıklı, duygularını kontrol altında tutabilen varlık olarak kabul edilmiştir.
Bu yüzden erkek kadından üstündür ve kadın erkek eşitliği söz konusu değildir. Erkeği, kadından üstün gören anlayışın bu durumu izahına bakınız: “… Büyükle, küçüğü aynı terazide tartamazsınız. Güçlüyle, zayıfı aynı yarışa sokamazsınız; bazıları 'eşit, eşit' diyor da, şimdi yani biz 100 metreyi kadın-erkek aynı şekilde mi koşturacağız”(*)

Erkeğin, kadından ‘güçlü’, dolayısıyla ‘üstün’ olması nedeniyle yönetici olamazlar; toplum ve cemaatlere liderlik yapamazlar. Kadınlar ve çocuklar, onlara sahip olan erkeğin malıdır. Kadın, erkeğe itaat etmek zorundadır. Erkek ise, onları himaye eden, gerekirse cezalandıran, istediği anda eşini boşama hakkına sahip olan taraftır. Kadını bir ‘meta’ olarak gören bu anlayış, din adına yapılan savaşlarda(cihat) ‘ganimet’ olarak ele geçirdiği kadınları cariye yapmış ve asırlar boyu köle pazarlarında satmıştır.

“Kadın, İslam ideolojisi içerisinde evli olduğu kişiye ait olan ve tüm ‘kullanım haklarının’ sadece eşine verildiği bir varlık olarak kodlanmıştır. Dolayısıyla tecrit edilmesi gereken kadındır. Başka bir deyişle kadının cinselliğidir. Çünkü kadın yeri geldiğinde bir tutam saçıyla bile erkeği kandırabilen varlıklar olarak görülmektedir.”(**)  Bu yüzden kadınlar sadece gözleri görünecek biçimde örtü içine hapsedilebilmektedir.

İslâmcılığın çağdaş ve modern bir sosyal hareket olduğu yönündeki düşünceler tamamiyle palavradır. Siyasi iktidar eliyle gerçekleştirilen sermaye transferleri ve verilen kamu ihaleleriyle beslenerek semirtilen işbirlikçi islami burjuvazinin politik ideolojisi, çağdaşlığa direnen ortaçağın doğmatik zihniyetini yansıtmaktadır.  

‘İslami’ burjuvazi de diğerleri gibi, küresel(emperyalist) kapitalist sisteme tamamiyle eklemlenmiş durumdadır; dolayısıyla bu sınıfın politik temsilcileri, emperyalizmin aleti  olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Siyasal İslam hiçbir şekilde emperyalizm karşıtı olamaz; tam tersine, onun mükemmel bir hizmetçisi sadık bir bekçisidir.  İşte bugün İslam dünyasının durumu tam da böyledir.

Mısır’lı Samir Amin, siyasal islam ile emperyalizim ilişkisini de şöyle ifade etmektedir: “Siyasal İslam emperyalizmin kör müttefikidir,  …. islam mücadelesini kültür alanı ile sınırlı tutar. Modern dünyaya ilişkin böyle bir vizyon, emperyalist metropollerle bağımlı çevreler arasındaki çelişkileri, toplumsal çatışmaları göz ardı eder; bunların yerine kültürler-arası savaşlara öncelik verir. Bu da emperyalizmin stratejisiyle uyum halindedir.”

Reel düzlemde emperyalizme hizmet eden Siyasal İslamcı hareketlerin bütün fraksiyonları, gittiği her yere kan, gözyaşı eziyet götürmektedir. Bu hareketler, barış dini olarak bildirilen İslam dinine de en büyük darbeyi vurmaktadırlar.

Dini gruplar ve mezhepler arasında din savaşı görünümlü iktidar(ganimet) savaşları geçmişten bugüne bütün hızıyla devam etmektedir. Afganistan’da, Pakistan’da, Libya’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de kendilerini müslüman diye tanımlayan El Kaide, IŞID, El Nusra gibi dinci çeteler ‘müslümanlık’ adına, müslümanları Allahüekber nidalarıyla boğazlamakta; birbirlerinin ibadet yerleri olan camileri bombalanmakta, kitlesel katliamlar yapmaktadırlar.

Türkiye’deki en yüksek resmi dini otoritesi olan Diyanet’ın, islam ülkelerinin bugün içinde bulunduğu durumu ifade eden şu satırlar bir itiraf niteliğindedir:

 “… Üzülerek ifade edelim ki, tüm bu yaşanan olumsuzluklardan müminler topluluğu da kendisini koruyabilmiş değildir. Tarihte “selam ve eman yurdu” olarak bilinen, güvenliğin, kardeşliğin, huzurun timsali olan İslam beldeleri bugün karanlık ve kuralsız savaşların pençesinde can çekişmektedir. Saldırı ve çatışmalar, şiddet ve terör, İslam coğrafyasını kan ve gözyaşıyla karmış, kültür ve medeniyetimizin zengin mirası tarumar edilmiş, şehirler harabeye dönmüştür. Müslümanların can, akıl, mal ve nesil emniyeti, ırz ve namusu, onur ve haysiyeti pare pare olurken, dahası din emniyetleri de büyük bir tehdit ve tehlike altına girmiştir.” (***)

Dünyadaki nerdeyse bütün siyasal islamcı oluşumlar, emperyalizim tarafından desteklenmiş ve ilk önce Sovyetler birliğini çevreleme(kuşatma)amacıyla, daha sonra ise, Büyük Ortadoğu projesi(BOP) kapsamında kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır: 

Emperyalistlerin müdahalesi ile Yugoslavya parçalanmiş ve İzzet begoviç önderliğindeki İslamcılar Bosna’da iktidar olmuştur. Arkasından İslamcı Terör örgütü UÇK,  Kosova’da bağımsızlık ilan etmiş, ABD, Kosova’da dünyadaki en büyük askeri üslerinden birini  kurmuştur.

1990’ların ortasında Çeçenistan, İslamcı terör dalgasıyla vuruldu. Pakistan, Malezya, Sudan, Somali gibi bir çok ülkede siyasal İslamcılar çeşitli yollardan iktidar oldu.

Türkiye’de de, 2002 yılında ABD’nin BOP eşbaşkanlarından biri olduğunu ifade eden R. Tayyip Erdoğan’ın partisi iktidara geldi. Bu partinin iktidara getirildikten sonra BOB kapsamında:

- Halkı müslüman olan Irak’a müdahale edildi. 20 Mart 2009 ABD, İngiltere ve Avustralya tarafından Irak'ın tamamen haksız ve yasadışı olarak İşgalinden sonra, şiddet ve şiddet dışı ölümlerin toplamı 2.3 milyonu buldu. 6 milyon Iraklı halen mülteci konumunda kaldı. Ülke etnik ve mezhepsel temelde bölündü.

- 2011 yılındaki “Arap Baharı”, Siyasal İslamcı dalganın doruğu olarak değerlendirilebilir. Tunus, Mısır ve Libya’daki laik yönetimler devrildi. Libya kana bulandı paramparça edildi, ülke kabile savaşlarına sürüklendi

-  Mart 2011 tarihinde, Suriye, Dera kentinde başlatılan gösterilerin ardından, batılı emperyalist ülkelerin-özellikle de ABD’nin ile Türkiye’nin İslamcı hükümetinin desteklediği cihatçı çeteler tarafından kanlı bir iç savaşa sürüklendi. Bu saldırılar sonucu 7 milyona yakın insan Türkiye başta olmak üzere komşu ülkelere sığınarak mülteci konumuna düşürüldü. Milyonlarca insan öldü, yaralandı sakat kaldı. 

-  Yemen’de de İranın’ın ve Suudi Arabistan’ın desteklediği siyasal İslamcılar arasında acımasızca süren mezhep savaşı  devam etmektedir. Yemen halkı dünyanın gözü önünde açlığa, ölüme terkedilmiştir.

Siyasal İslam’ın Toplumsal ve Ekonomik Hayatın Somut Sorunlarına Verdiği Yanıtlarının Tümünün İçi Boştur

Siyasal İslam’ın toplumsal ve ekonomik hayatın somut sorunlarına verdiği yanıtlarının tümünün içi boştur. ‘adil düzen’ ve ‘çözüm İslam’da gibi söylemler, slogandan öteye gitmez. Pratikte vahşi neoliberal kapitalizmın bütün acımasız kurallarını uygularlar.

İslamcı örgütler ve partiler bütünüyle kapitalizme adapte olmuş ve burjuvazinin emrindedir. Bu durum sadece Müslüman Kardeşler ya da ılımlı kabul edilen diğer örgütler için geçerli değildir; aynı zamanda ‘cihatçı terör’ hareketleri içinde yer alan yapılar açısından da aynıdır. Hepsi neoliberal kapitalizmin kullanışlı araçlarıdır.

Ülkemizde de Siyasal İslam’cıların iktidarlarında iş cinayeti denebilecek kazalar katlanarak artmış, düşük ücretler, çocuk işçilikler, boğaz tokluğuna sendikasız, sigortasız kuralsız çalıştırmalarla modern kölelik düzenine geçilmiştir.  

Siyasal İslamcı İktidarlar doğa ve çevre konusunda da acımasızdırlar. Kâr ve rant uğruna doğayı katletmekten, havayı, suyu kirletmekten kaçınmazlar.

Siyasal İslamcı’ların iktidarda oldukları dönem boyunca toplumda büyük bir ahlak erozyonu da yaşanmıştır. Yolsuzlıklar, adam kayırma, rüşvet, düşmanlaştırma, küfür, hakaret vb. bu dönemlerin karakteristik özelliği haline gelmiş, toplumun butün katmanlarına sirayet etmiştir. İslamcı çevreler tarafından siyaset, bir zenginleşme ve  kariyer kazanma aracına dönüşmüştür.

Kuşkusuz ki siyasal islamcılar içinde, iktidar katmanlarından başlayarak, aşağılara kadar inen ahlaki erezyona karşı çıkan –çok az da olsa- dürüst isanlar da mevcuttur. Ancak, eşyanın doğası gereği, bu karşı çıkışların marjinal bir söylemden öteye gitmesi mümkün değildir.

Siyasal İslamcı iktidarlar, iş başına geldikleri her yerde oteriter baskıcı ve dikta yönetimlere yönelmişler; iktidarlarını dinci ve milliyetçi söylemler ile kamplaştırma, düşmanlaştırma, baskı ve şiddet yöntemlerle sürdürebilmektedirler. Toplum nezdinde inandırıcılıklarını ve meşruiyetlerini büyük ölçüde yitirmişlerdir.

Sonuç olarak akla, bilime aykırı olan Siyasal islamcı ideolojinin, adil bir düzen getirecekleri yönündeki tüm söylemleri pratikte iflas etmiştir. Özgürlüklerin artacağı, zulümlerin son bulacağı propagandası yaşanan pratik deneyimler karşısında artık işe yaramamaktadır.

Başta Türkiye olmak üzere bütün İslam ülkelerinde, Toplumun demokratik muhalefet güçlerinin öncelikli görevi, bulundukları her yerde, aydınlanmacı bir anlayışla, antiemperyalist bir tutum almak; çağdışı yönetim ve örgütlenmelerin karşısına dikilmek ve evrensel hukuk ilkelerine bağlı, Toplumcu Laik Demokratik Cumhutiyet rejimini inşa etmektir.

Şayet, bu mücadele ve inşa süreci başarılamaz ise, ortaçağ artığı karanlık düzenlerin, ömrünü uzunca bir süre daha sürdürmesi kaçınılmaz olacaktır. 27.11.2018

(*) R.T.Erdoğan Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi'ndeki konuşmasından
(**) İlda Alçay –Gazete Duvar
 (***)İslam’da Emanet Bilinci ve Güven Kültürü- DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI


180 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Derneğimiz ''AS-DER'' Hakkında - 08/04/2015
980'li yılarda, uygulanan sosyoekonomik politikaların da etkisiyle kırsaldan -özellikle Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz illerinden başta olmak üzere- Büyük kentlere doğru hızlı bir göç yaşandı. Artvin bölgesinden de binlerce aile göç ederek, çoğunlukla
Üyelik Girişi
AS-DER RADYO

ŞİİR KÖŞESİ
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.66445.6871
Euro6.35426.3796
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam15
Toplam Ziyaret35388